Picasso'nun siyasal anlamda koyduğu ilk tavır, 18/07/1936'da General Franco'nun İspanyol Fas'ında İspanyol Cumhuriyeti'nin yasal hükümetine karşı bir askeri darbe başlattığında oluşmaya başlamıştır. Bu tavrın somut bir yansımasını Franco'nun Rüyası ve Yalanı adlı eserinde görebiliriz. Picasso 18 parçadan oluşan bu resime 1937 yılında başladı. Bu dönemde en yakın dostu Paul Eluard oldu. Eluard Guernica'nın faşistler tarafından bombalanması ve Picasso'nun bu olayı resmettiği dönemde de yanındaydı.
Sayfa 495 - Hay maşallah Picasso, çapkınlıktan sıra gelebildi vatan millete...·Kitabı okuyor
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Not: Belki de AKP ne yapmalı, CHP nasıl yapmalı, MHP nerede kalmalı, bağımsızlar hangi adımı atmalı türünden bilmiş bir yazı daha iyi giderdi: Üç gün peşpeşe dizilen bu nevi yazıları oturup yazarken dahi içim için için kanayıp durmazdı! Haber Türk Gazetesi, 01.07.2011
"Erbakan için bu sözleri sarf eden Necip Fazıl'ın, günümüz siyasetçileri hakkında neler söyleyebileceğini kim tahmin edebilir?" TÖVBE ET! Erbakan, müslüman Türk topluluğunun, ardı sıra gelmesi için şöyle ve ihlâs ile tövbe ve istiğfar etmeye mecburdur: – Halk Partisinin alelâde bir kıyıcılık, maddî ve mânevî tahripçilik tezgâhı değil, milletin doğrudan doğruya ruhuna musallat bir küfür ve dalâlet ocağı olduğunu, herhangi hatalı bir parti olmanın çok altında, namütenahî çapında, cehennemin dipsiz bir noktasında yer işgal ettiğini takdir edemedim. İslâmda ilk vazifenin onu kökünden kazımak olduğunu anlayamadım; o iktidarda veya muhalefette mevkiini muhafaza ettikçe hasımlarından hiçbirine çatmamak onlarla el birliği etmek lüzumunu kavrayamadım; ve hattâ hükûmet olmak gibi nefsanî bir gayz uğrunda onunla ortaklığa kadar gittim. Bu habîs temayülü bir şantaj unsuru olarak hep elimde tuttum ve vicdanıma yedirdim. Madde sahasında işletilmesi noktasından âlimi, fakat mânası ve cemiyete tatbiki bakımından kara cahili olduğum makineleşme dâvasında, en küçük ruhî, iktisadî, içtimaî kültüre malik olmaksızın, bir ağır sanayi masalıdır tutturdum. Kendimi İslâmın aksiyon sahasında en küçük hizmetkârı diye göstereceğim yerde Halifeliğimi ilâna ve etrafımdakilerden biy’at istemeye kadar vardım. MSP’den olmayanlara küfür isnadına kadar... Hükûmet devremde «şahıslarımıza haram olsa da dâvamıza helâldir» tesellisiyle devlet kaynaklarından ve ayrıca müslümanlardan milyonlar devşirdim ve bu servetleri şahısların tasarrufuna terkettim. 50 kadar mebusla girdiğim Mecliste bir hisar içine çekilip her tarafa birden muhalif bir tavır takınmayı nice ihtarlara rağmen yerine getiremedim, ona göre gençlik ve bazı icra mihrakları üzerinde çalışmayı ihmal ettim ve başta 163. madde olmak üzere
Küçük tesellilerle oyalanan, neticede büyük ve küçük her şeyi kaybeder. 08.07.1980
BOZULAN MAYA Benim bir büyük annem vardı. Annemin annesi... Öleli 38 yıl oluyor. Arnavut köyünün çileği gibi, rengi, rayihası, lezzeti, cevheri ve toprağı tüketilmiş bir soyun müslüman Türk kadını... Çarşafını çenesine kadar kavuşturur, yalnız gözlerini açıkta bırakır ve en uzak mesafeden bile bir otomobil görse âdetâ koşar adımla karşıya can atardı. Umumiyetle oturduğu sayfiyelik evde bir pencere önüne geçer, tesbihini çeker, yeşillikleri seyreder veya seyrediyormuş gibi yapardı. Belliydi ki, faaliyeti kalbindeydi ve eşyaya bakışı zoraki ve iğreti... Bir gün ona sormuştum: – Anneanne, böyle pencere yanında ne düşünüyorsun? Hışımla cevap vermişti: – Ne düşüneceğim! Allahımı düşünüyorum! Gece sabaha kadar oğulları, kızı ve torunlarının odalarını gezer, üstleri açılmış olanlar varsa örterdi. Her ân üzerine kendisinin görmediği gözler dikilmişçesine örtünür, hiçbir çıplaklığa tahammül edemez, sofrada ekmeği hor kullananlara çatardı. Ölüm ânında son hareketi şu olmuştu: Sağ elini kaşının üstüne doğru kaldırarak mırıldanmıştı: – Safâ geldin, selâmün aleyküm!.. İşte, tarih öncesi hayvanlar gibi inkıraz bulmuş, halis, taze kar misali temiz bu Müslüman - Türk kadını, kapısının önünden açık saçık giyimli insanlar geçtiğini görünce camı açar, başını pencereden uzatır ve haykırırdı: – Sizi gidi âşüfteler, sizi! Bu kılıkla elâleme görünmekten utanmıyor musunuz? Allahtan korkmuyor musunuz? Ramazanın başında sevinir, ortasında düşünür ve sonunda sevgilisi gidiyor diye ağlardı. Bu soy nerede kaldıysa, kurtuluşumuzun ve yeni nesillere maya tutturma dâvamızın formülü de orada kaldı. Nerede o, dünün kadınındaki şefkat, merhamet, muhabbet, sadakat, teslimiyet ve hassasiyet mayası?.. – Yüzük nerede? – Suya düştü! – Su nerede? – Öküz içti! – Öküz nerede? – Dağa kaçtı! – Dağ nerede? – Yandı