…gözlerinde insanın içine işleyen bir sızı ve bir saflık vardı. Dürüsttü, hem de sapına kadar dürüst. Kendisini yıpratacak, kendine zarar verecek kadar dürüst.
"Paula, gitmeye mecbur olduğum halde neden benim için her şeyi daha da zorlaştırıyorsun?"
"Kolaylaştırayım mı? Hayır, zorlaştırmalıyım, sonsuzca zorlaştırmalıyım hem de, elimden geldiği kadar zorlaştırmalıyım. İşte buradayım. Ancak zorla, şiddet kullanarak beni uzaklaştırabilirsin, yumruklarınla uzaklaştırabilirsin, ayaklarının altında ezerek uzaklaştırabilirsin. Ben gitmene müsaade etmeyeceğim."
Hem beni, hem kendini mahvedecek zehri hazırladığını görmüyor, hissetmiyor; mahvolmam için bana uzattığı kâseyi büyük bir zevkle sonuna kadar içiyorum.
Tüm varlığımın olmakla olmamak arasında titrediği, geçmişin geleceğin karanlık uçurumunda bir şimşek gibi çaktığı ve etrafımdaki her şey gibi dünyanın benimle birlikte çöktüğü o korkunç anda neden utanayım? Kendi içine hapsolmuş, kendinden yoksun ve önlenemez biçimde uçuruma sürüklenen insanın, ruhunun derinliklerinde boşuna uğraş veren güçlerinin gıcırtılı sesi değil mi duyulan...