Nereden çıktı bu plastik çiçekler?
Neden plastik bu çiçekler?
Bulabildiği her toprak parçasında filiz veren tomurcuklara inat.
Her bahar yeniden yeniden renklenen yaşama inat.
Toprak mı bitti yoksa yağmurlar mı?
Ah özensizlik, umursamazlık, sıradanlık…
Her yanımızı saran bir boş vermişlik duygusu.
Beğenilme güdümüzü tatmin için plastik cerrahi.
Örselenen ruhlarımıza plastik sanatlar.
Yapay ilişkilerin fırça darbeleriyle sürdürülen plastik yaşamlar.
Neden çıktı bu plastik çiçekler?
Neden plastik bu çiçekler?
Özen göstermeye gerek bırakmayan bir güzellik, bir birliktelik arayışı mı?
Tıpkı evlilikler gibi.
Savruk hayatların, tutunamamanın, kök salamamanın ve zamansızlığın
Her daim zamansızlığın dışa vurumu mu?
Etiketleri yırtılmış, eğilip bükülmüş ama içinde taşıdığı cana inat ayakta duran konserve kutuları süslemiyor artık pencere pervazlarını.
Nereye gitti hercai menekşeleriyle övünen, tomurcuk veren sardunyalarıyla konuşan komşular?
Gül ve hanımeli kokularının birbirine karıştığı dingin balkonlar?
Ne zaman vazgeçti ortancalar teneke kutuları mesken edinmekten?
O uzak kentlerdeki karmaşada her şeye karşı yeniden tomurcuklanan yaşam sevinçlerine yer kalmadı mı?
Gökdelenlerin gölgesinde başını kaldıramıyor mu kır çiçekleri?
O kentlerin koşuşturmasında vaz mı geçildi nergisin kokusundan?
Basit yaşamak zorlaştı.
İnsanlar kente teslim oldu.
Preslenmiş insan yığınları.
PVC pencereler.
Kauçuk pabuçlar.
Plastik uzaktan kumandalar.
Naylon ilişkiler.
Laurens van der Post, ‘Kalahari’nin Kayıp Dünyası’nda Kalahari Çölü’ndeki Buşmanlar arasında yaşamaktan bahsediyor ve yıldızları duyamamasına ne kadar şaşırdıklarını anlatıyor. İlk başta şaka yaptığını ya da yalan söylediğini düşündüler.
Buşmanlar için yıldızlar, gökyüzünde sessizce parlayan soğuk ışık noktaları değildi. Onlar canlıydı. Konuşuyordu. Şarkı söylüyordu. Gece çöktüğünde kamp ateşinin etrafında oturup kulaklarını gökyüzüne verdiklerinde, yıldızların birbirleriyle fısıldaştığını, eski hikayeleri anlattığını, yol gösterdiğini duyarlardı. Yıldızlar onlar için hem harita hem de müzikti.
Van der Post’un “Hiçbir şey duymuyorum,” demesi üzerine önce kahkahalarla güldüler. Sonra yüzleri ciddileşti. İçlerinden biri merakla yaklaştı, kulağını onun kulağına dayadı, sanki kendi duyabildiği sesi ona aktarabilecekmiş gibi. Bir süre sonra, büyük bir üzüntüyle geri çekildi ve “Bu adam sağır,” dedi. “Zavallı… yıldızları duymuyor.”
O günden sonra ona karşı tavırları değişti. Ona bir hasta, bir eksiklik taşıyan biri gibi davranmaya başladılar. Ona acıyorlardı. Çünkü onlar için yıldızları duyamamak, dünyanın en büyük yoksunluklarından biriydi. Görmek yetmezdi; duymak lazımdı. Yıldızların sesini duymadan nasıl yol bulabilirdi insan? Nasıl huzur bulabilirdi?
Van der Post o an, modern insanın doğayla olan bağının ne kadar koptuğunu, duyularımızın ne kadar köreldiğini belki de ilk defa gerçekten hissetti. Bizim için sessiz olan bir evrende, onlar hâlâ evrenin nabzını dinliyorlardı.
#cumartesi
Hayatıma girdiğin günden beri sadece sevilmeyi değil, güçlenmeyi de öğrendim. Zor zamanlardan geçtik, yorulduğumuz, kırıldığımız günler oldu ama sen hiçbirinde elimi bırakmadın. Ben kendimden vazgeçecek gibi olduğumda bile sen bana inanmaya devam ettin. Her koşulda yanımda duruşun, beni destekleyişin, birlikte kurduğumuz o evi her şeye rağmen ayakta tutuşun… Bunların hepsi beni bambaşka birine dönüştürdü.
Seninle birlikte kendimi geliştirdim, daha güçlü olmayı, mücadele etmeyi ve pes etmemeyi öğrendim. Çünkü insan bazen birinin sevgisiyle değil, verdiği güvenle iyileşiyor. Sen bana sadece sevgini değil, omuz olmayı, sabrı ve gerçek bağlılığı gösterdin. Bu yüzden sana olan sevgimin içinde hep büyük bir minnet var.