Kafka’yı ilk okuduğumda da böyle olmuştu. Tanıdık. Yabancı bir isim, yabancı bir coğrafya, yabancı bir zaman — ama içindeki his yerli. Dazai’de de aynı şey oldu.
Bir günde, bir çırpıda bitirdim. Bırakamadım.
Yozo’nun yalnızlığı bağırarak gelmiyor. Sessizce oturuyor yanınıza, sanki hep oradaymış gibi. İnsanlarla aynı odada, aynı masada — ama bir yerde, çok içeride, camın arkasında duruyorsunuz. Bu camı kim koydu oraya, ne zaman — bilmiyorsunuz. Sadece var.
Ve o camın arkasından insanlara gülümsüyor, şakalar yapıyor, soytarılık ediyor. Sevilmek için değil, fark edilmemek için. Gerçek görünürse kaçacaklar diye. Yalan üstüne yalan, performans üstüne performans — ta ki altında kalan gerçek tamamen kaybolana dek.
En yakınındaki kadın bile onu anlamadan babasını suçluyor. En yakın arkadaşı “sıfırdan başlayalım” diyor, sonra tam o umudun içinde eskiyi yüzüne vuruyor. Anlaşılamamak bu kadar somut, bu kadar sessiz anlatılabilirmiş.
Sonu üzücü değildi benim için. Kaçınılmazdı. Dazai bunu yazmış olmaktan değil, bilmiş olmaktan yazıyor. Ve o bilgi okunuyor.
Kafka’nın kahramanları sisteme çarpar. Dazai’ninki içine çöker. İkisi de yabancı, ikisi de kayıp. Ama Yozo’nun kaybı daha sessiz, daha utançla yoğrulmuş. Ve belki bu yüzden daha tanıdık.