Laurens van der Post, ‘Kalahari’nin Kayıp Dünyası’nda Kalahari Çölü’ndeki Buşmanlar arasında yaşamaktan bahsediyor ve yıldızları duyamamasına ne kadar şaşırdıklarını anlatıyor. İlk başta şaka yaptığını ya da yalan söylediğini düşündüler.
Buşmanlar için yıldızlar, gökyüzünde sessizce parlayan soğuk ışık noktaları değildi. Onlar canlıydı. Konuşuyordu. Şarkı söylüyordu. Gece çöktüğünde kamp ateşinin etrafında oturup kulaklarını gökyüzüne verdiklerinde, yıldızların birbirleriyle fısıldaştığını, eski hikayeleri anlattığını, yol gösterdiğini duyarlardı. Yıldızlar onlar için hem harita hem de müzikti.
Van der Post’un “Hiçbir şey duymuyorum,” demesi üzerine önce kahkahalarla güldüler. Sonra yüzleri ciddileşti. İçlerinden biri merakla yaklaştı, kulağını onun kulağına dayadı, sanki kendi duyabildiği sesi ona aktarabilecekmiş gibi. Bir süre sonra, büyük bir üzüntüyle geri çekildi ve “Bu adam sağır,” dedi. “Zavallı… yıldızları duymuyor.”
O günden sonra ona karşı tavırları değişti. Ona bir hasta, bir eksiklik taşıyan biri gibi davranmaya başladılar. Ona acıyorlardı. Çünkü onlar için yıldızları duyamamak, dünyanın en büyük yoksunluklarından biriydi. Görmek yetmezdi; duymak lazımdı. Yıldızların sesini duymadan nasıl yol bulabilirdi insan? Nasıl huzur bulabilirdi?
Van der Post o an, modern insanın doğayla olan bağının ne kadar koptuğunu, duyularımızın ne kadar köreldiğini belki de ilk defa gerçekten hissetti. Bizim için sessiz olan bir evrende, onlar hâlâ evrenin nabzını dinliyorlardı.
#cumartesi