Özlem

Özlem
In the end, we’ll all become stories.
Yabancı: Absürdizm,Yabancılaşma ve Bireyin Toplumla Çatışması
8/10
·128 syf.··
2026 31. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2026 15:30
Bundan yıllar önce Camus’nün Yabancı romanını üniversitede edebiyat ve felsefe dersimizde okuyup üzerine konuşmuş ve incelemeler yazmıştık. Bu seferki okumamda da eser hakkındaki fikirlerim büyük ölçüde değişmediği için kendi incelememi kısaltarak bir kısmının çevirisini buraya bırakıyorum. Başkahraman Meursault, toplumun yerleşik normlarına karşı oldukça kayıtsız bir karakterdir. Hayatı sürekli sorgulamaz; yaşamında meydana gelen olayları olduğu gibi kabul eder. Roman iki bölümden oluşur. İlk bölüm bir ölüm haberiyle başlar. Meursault annesinin öldüğünü öğrenir. Ancak bu haber karşısında büyük bir üzüntü ya da şok yaşamaz. Annesinin cenazesi sırasında kahve içer ve uyumak ister. Daha sonra Marie ile bir ilişkiye başlar ve annesinin cenazesinden hemen sonraki gün onunla sinemaya gider. Meursault’nun bu tavrı, Camus’nün ölüm anlayışıyla ilişkilendirilebilir. Camus’ye göre yaşamın kendisinde önceden verilmiş bir anlam yoktur; ancak bütün bu anlamsızlık içinde kesin olan tek gerçek ölümdür. Ölüm, yaşamın kaçınılmaz ve nihai sonucudur. Bu nedenle insanlar yaşadıkları sürece hayatın güzelliklerini deneyimlemeli ve yaşamlarını değerli kılmalıdırlar. Camus, ölümden sonra bir yaşam olduğuna inanmaz. Ona göre insanın görevi, ölümün kaçınılmazlığı karşısında özgürlük, tutku ve başkaldırıyla yaşamaktır. Bu nedenle Tanrı’ya inanmaz ve evrenin Tanrı tarafından yaratıldığı düşüncesini kabul etmeyi bir tür “felsefi intihar” olarak değerlendirir. Bu bakış açısı doğrultusunda Meursault, annesinin cenazesinde son derece sakin ve duygusuz görünür. Karakter, Camus’nün absürdizm anlayışını yansıtan bir yaşam görüşüne sahiptir. Toplumdaki diğer insanlarla aynı duyguları ve ahlaki değerleri paylaşmaz. Bu nedenle insanlar tarafından soğukkanlı ve duyarsız olarak görülür. Sonuç olarak
Alıntı
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2019137,2bin okunma
Reklam
Küçüklerin büyük direnişi
10/10
·216 syf.··
2026 26. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 13 Mayıs 2026 16:47
Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, Yaşar Kemal’in kalemiyle tanıştığım ilk kitap oldu. Kitabı bitirdiğimde, onu okumakta bu kadar geç kalmış olmama gerçekten biraz içerledim. Daha ilk sayfalardan itibaren beni öylesine etkiledi ki elimden bırakmak istemedim. Güç, adalet ve direniş üzerine kurulu bu etkileyici hikâye; insanın hırsını, güce tapmasını, zayıf olanı ezip sömürmesini hayvanlar üzerinden çok çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Yaşar Kemal, filler ile karıncalar arasındaki mücadele üzerinden, zalimler ne kadar güçlü görünürse görünsün; birlik olan, haklı olan ve umudunu kaybetmeyenlerin sonunda kazanacağını gösteriyor. Kitap bana sevginin, dayanışmanın, sorgulamanın ve umudunu kaybetmemenin insanı gerçekten güçlü kılan şeyler olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bu kitabı okurken aklıma sık sık Hayvan Çiftliği geldi. Çünkü her iki eser de farklı yollarla aynı gerçeği anlatıyor: Güç, denetlenmediğinde zulme dönüşebilir; ancak birlik ve dayanışma, en büyük gücün bile karşısında durabilir. Yaşar Kemal’in anlatımıyla tanıştığım için çok mutluyum ve diğer eserlerini okumak için sabırsızlanıyorum.
Alıntı
Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal KarıncaYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 202515,6bin okunma
Sevgisizlik bir insanı canavara dönüştürebilir mi?
10/10
·272 syf.··
2026 24. kitabı
·
17 günde okudu
·
Okunma: 07 Mayıs 2026 21:45
Geçtiğimiz aylarda İçimizdeki Şeytan kitabını okumuştum ve aslında yazarın ‘içimizdeki şeytan’ derken insanın kendi karanlık tarafıyla yüzleşememesinden bahsettiğini düşünmüştüm. Farklı dönemlerde ve farklı coğrafyalarda yazılmış olan Frankenstein ile İçimizdeki Şeytan’ın ne alakası var diyeceksiniz biliyorum :) Ama aslında bence her iki eser de bir noktada aynı mesajı vermiş.İnsan bazen kendi içindeki karanlığı kabul etmek yerine onu dışarıdaki bir güce dönüştürür. Ve kendi seçimlerinin, davranışlarının sorumluluğunu üstlenmek yerine sanki bu yaşadığı onun kaderiymiş, buna sürüklenmiş ve bir kurbanmış gibi davranır. Victor aslında başlarda kendini gerçekten “özel” ve “seçilmiş” biri gibi görüyor. Ölümü yenebileceğine, doğanın sırlarını aşabileceğine inanıyor. Bu yüzden yaratığı oluşturma sürecinde büyük bir gurur ve hırsla ilerliyor.Ama sonuçlar korkunç olunca kendi seçimleriyle yüzleşmekte zorlanıp “Beni bir güç sürükledi,” “Kader beni buna itti,” gibi konuşarak sorumluluk almaktan kaçıyor.Çünkü yaptığı şeyin sorumluluğunu tamamen kabul etmek çok ağır geliyor. Victor kendi hırsını ve sorumluluğunu kabul etmek yerine suçu “kader”, “takıntı” ya da yaratığa atıyor. Kitaba Yaratık açısından baktığımda ise içim sızlıyor. Bütün bir kitabı bu sorgulamayı yaparak okudum; İnsan gerçekten canavar olarak doğabilir mi? Yoksa içine doğduğu aile ve toplum mu onu canavara dönüştürür? Burada kitaptaki Yaratık tabii ki de doğal süreçler sonucunda dünyaya gelen bir bebek değil fakat temelinde aynı sorumluluk ve duygular var. Victor bir varlık yaratıyor. Ve o varlık daha gözünü açtığı ilk dakikalarda Victor onu yapayalnız, sevgisiz bir şekilde bırakıp kaçıyor. Kitapta bir çok yerde yaratık sevgi ihtiyacını, yalnızlık duygusunu, dışlanmışlık hissini ifade etmesine rağmen sırf
Alıntı
Frankenstein ya da Modern PrometheusMary Shelley · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202021,8bin okunma
Ben gerçekten yaşıyor muyum?
10/10
·83 syf.··
2026 21. kitabı
·
28 saatte okudu
·
Okunma: 21 Nisan 2026 23:28
İvan İlyiç'in Ölümü’nü bitirdiğimde adeta bir tokat yemiş gibi hissettim. Ölümü unutarak yaşadığım gerçeği bir tokat gibi çarptı yüzüme. Okurken hissettiğim şey yalnızca bir karakterin ölümüne tanıklık etmek değildi. Bu, insanın en çıplak hâliyle kendi faniliğiyle yüzleşmesiydi. Lev Tolstoy, İvan İlyiç’in hayatını anlatırken aslında hepimizin kurduğu o “düzgün” hayatın ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Toplumun onayladığı bir yaşam: iyi bir kariyer, saygın bir çevre, alışılmış mutluluklar… Ama bütün bunların, ölüm gerçeğiyle karşı karşıya kalınca ne kadar anlamsızlaştığını görmek beni derinden sarstı. Çünkü İvan İlyiç’in korkusu, sadece ölmek değildi; hiç gerçekten yaşamamış olma ihtimaliydi. Bu bana kendi yaşamımı düşündürdü; ben gerçekten hayatımı yaşamam gerektiği gibi yaşıyor muydum? Bunu sorgulamak ve ölümün her an kapımı çalabileceği gerçeği beni müthiş huzursuz hissettirdi. Kitap boyunca en çok hissettiğim duygu yalnızlıktı. İvan İlyiç’in etrafı insanlarla doluyken bile yapayalnız olması… Onun acısını gerçekten anlamaya çalışan tek kişinin neredeyse yok oluşu… Ailesinin, arkadaşlarının duyarsızlığı ve tüm bunların farkında olan İvan’ın çaresizliği, içten içe bu insanların ona acımasını ve bir parça şefkat göstermesini istemesini gözyaşlarıyla okudum. Bu durum bana, insanın en zor anlarında bile ne kadar anlaşılmamış kalabileceğini düşündürdü. Özellikle hastalığı ilerledikçe yaşadığı çaresizlik, içsel çığlıkları ve çevresindekilerin yüzeysel tavırları, beni derinden etkiledi. Bir diğer güçlü duygu ise çaresizlikti. Ölümün kaçınılmazlığı karşısında hiçbir şey yapamamak… Ne statü, ne para, ne de geçmiş başarılar insanı kurtarabiliyor. Bu farkındalık, kitabı okurken beni hem ürküttü hem de durup kendi hayatımı sorgulamama neden oldu. Gerçekten ne için
Alıntı
İvan İlyiç'in ÖlümüLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202261,1bin okunma
Ophelia tablosu bilinirse bu inceleme daha anlamlı gelebilir :)
10/10
·180 syf.··
2026 20. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 20 Nisan 2026 18:57
Hamlet’i okurken bir hikâyeden çok bir zihnin içinde dolaşıyormuşum gibi hissettim. William Shakespeare sanki Hamlet’i yazmamış da, onun düşüncelerini, yaşadığı kararsızlığı ve içindeki o derin ikilemi olduğu gibi sayfaya bırakmış. Bu yüzden okurken olaylardan çok duyguların yoğunluğu öne çıkıyor. İhanet, intikam, masumiyet, acı, kararsızlık, hayal kırıklığı ve aşk… Tüm bu duygular iç içe geçiyor ve okur olarak seni de içine çekiyor. Shakespeare’in neden “zamanın ötesinde” bir yazar olarak görüldüğünü burada daha iyi anlıyorum. 1600’lü yıllarda yazılmış olmasına rağmen, insanların güç uğruna neler yapabildiğini görmek bugün bile fazlasıyla tanıdık ve sarsıcı. Hamlet’e Ophelia açısından bakınca ise hikâye bambaşka bir hâl alıyor. Bu kez merkezde intikam ya da güç değil; kırılganlık, masumiyet ve yavaş yavaş kayboluş var. Ophelia bana hep kendi hayatı üzerinde söz hakkı olmayan biri gibi hissettirdi. Babasının yönlendirmeleri ve Hamlet’in değişen tavırları arasında sıkışıp kalıyor. Sevdiği insan tarafından incitilse bile buna karşı koyabileceği bir alanı yok. Bu yüzden onun hikâyesi bana hep sessiz bir çöküş gibi geliyor. Hamlet’in kararsızlığı çoğu zaman “derinlik” olarak görülürken, Ophelia’nın yaşadığı çözülme daha çok “zayıflık” gibi algılanıyor. Oysa bence bu, oyunun en acı taraflarından biri. Çünkü Ophelia bu karmaşanın en masum kurbanı. Onu okurken aklıma hemen Ophelia tablosu geldi. Suyun içinde, etrafı çiçeklerle çevrili ama tamamen yalnız… Yüzünde tuhaf bir sakinlik var; sanki sessiz bir teslimiyetle ölüme doğru süzülüyor. Bu görüntü, onun iç dünyasını anlamamı daha da derinleştirdi. Çiçeklerin taşıdığı anlamları öğrendiğimde ise metin benim için daha da katmanlandı. Ophelia’nın verdiği çiçeklerin her biri aslında bir mesaj: rezene dalkavukluğu, sedef otu
Alıntı
HamletWilliam Shakespeare · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202358,5bin okunma
Reklam