İvan İlyiç'in Ölümü’nü bitirdiğimde adeta bir tokat yemiş gibi hissettim. Ölümü unutarak yaşadığım gerçeği bir tokat gibi çarptı yüzüme. Okurken hissettiğim şey yalnızca bir karakterin ölümüne tanıklık etmek değildi. Bu, insanın en çıplak hâliyle kendi faniliğiyle yüzleşmesiydi.
Lev Tolstoy, İvan İlyiç’in hayatını anlatırken aslında hepimizin kurduğu o “düzgün” hayatın ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Toplumun onayladığı bir yaşam: iyi bir kariyer, saygın bir çevre, alışılmış mutluluklar… Ama bütün bunların, ölüm gerçeğiyle karşı karşıya kalınca ne kadar anlamsızlaştığını görmek beni derinden sarstı. Çünkü İvan İlyiç’in korkusu, sadece ölmek değildi; hiç gerçekten yaşamamış olma ihtimaliydi. Bu bana kendi yaşamımı düşündürdü; ben gerçekten hayatımı yaşamam gerektiği gibi yaşıyor muydum? Bunu sorgulamak ve ölümün her an kapımı çalabileceği gerçeği beni müthiş huzursuz hissettirdi.
Kitap boyunca en çok hissettiğim duygu yalnızlıktı. İvan İlyiç’in etrafı insanlarla doluyken bile yapayalnız olması… Onun acısını gerçekten anlamaya çalışan tek kişinin neredeyse yok oluşu… Ailesinin, arkadaşlarının duyarsızlığı ve tüm bunların farkında olan İvan’ın çaresizliği, içten içe bu insanların ona acımasını ve bir parça şefkat göstermesini istemesini gözyaşlarıyla okudum. Bu durum bana, insanın en zor anlarında bile ne kadar anlaşılmamış kalabileceğini düşündürdü. Özellikle hastalığı ilerledikçe yaşadığı çaresizlik, içsel çığlıkları ve çevresindekilerin yüzeysel tavırları, beni derinden etkiledi.
Bir diğer güçlü duygu ise çaresizlikti. Ölümün kaçınılmazlığı karşısında hiçbir şey yapamamak… Ne statü, ne para, ne de geçmiş başarılar insanı kurtarabiliyor. Bu farkındalık, kitabı okurken beni hem ürküttü hem de durup kendi hayatımı sorgulamama neden oldu. Gerçekten ne için