"Bu kadınlar yüce birer varlık gibi sevilmesi gereken kadınlardı, birer hizmetçi gibi değil. Bu kadınlar evcil hayvan değildi. Bu kadınlar hizmetkâr da değildi. Ne çekingen, tecrübesiz ne de zayıftı onlar."
Kim mi bu kadınlar? Bahsedeyim:
Anlatıcımız Van ve 2 arkadaşının keşif için bir araya gelişi, hikâyenin de başlangıcı aslında. Her birinin ortak noktası bilimle uğraşmak olan 3 kafadarın yolu Kadınlar Ülkesi diye anılan bir coğrafyaya düşer. Burası zamanında ordusu olan, gemilerle ticaret yapılan, çift cinsiyetli bir ırkmış. Sonrasında savaşlarla kırılmış, erkeklerin çoğu savaşta ölmüş ve dağların ardına çekilmişler. Dış dünyayla olan tek geçitleri de volkanik bir patlamayla kapanmış. Hiçbir yere kaçamamışlar ve yeni bir yaşam alanı yaratmışlar. Topraklarını sürüp ekmişler. 2 bin yıldır yalnızca kadınların yaşadığı, sadece kız bebeklerinin doğduğu bu ülkede her şey o kadar sıra dışıymış ki, bizim 3 arkadaş da şaşkınlık içindeymiş.
Jeoloji, antropoloji, tarih gibi konularda bilgisiz dahi olsalar, astronomi, matematik, fizyoloji konularında olağanüstü yetenekli olan bu kadınların en kutsal gördükleri durum ise ANNELİKMİŞ. İnsan yaratmak olarak gördükleri annelik bu kadınlar için adeta bir dinmiş.
Büyüklüğü Hollanda toprakları kadar olan, yaklaşık 3 milyon nüfusu bulunan, evleriyle, ormanlarıyla, sokaklarıyla, -dış dünyaya kapalı olmalarına rağmen - oldukça medeni olan bu ülkede herkes birbirine kardeşçesine o kadar iyi bakıyormuş ki, hastalık denen şeyin adını bile bilmiyorlarmış. Hiç düşmanları yokmuş. Eğitim alanında kusursuz bilgileri sayesinde çocuklar o kadar iyi yetişiyormuş ki, okudukça hayıflanmamak elde değil.
Günün sonunda, kadınları sadece dişi varlıklar olarak değil, insan olarak görmeyi öğrenen, 1 yılı aşkın kadınların ülkesinde kalan 3 erkeğin neler