"Kennedy suikastının olduğu gün doğmuşum ben. Dallas'ta atılan kurşunlar, bütün dünyayı sarsacak bir ölüme neden olurken, oradan çok ama çok uzakta, benim hayata merhaba diyen çığlığım duyulmuş. 22 Kasım 1963. Doğum tarihim bana hep bir parça ürkütücü gelmiştir. Sanki malumdan çok meçhule, doğmaktan ziyade ölmeye elverişli bir zaman gibi..."
Adını, annesinin hayran olduğu prensesten alan Süreyya... Kim bilebilirdi ki, annesinin rahmine düştüğünde acıyı bal eyleyeceğini yaşamı boyunca... Anasının terk ettiği, babasının ölümüyle babaannesinin kanatları altında büyüyen Süreyya, ne bilirdi ki 43 yaşında hiç görmediği annesinden gelen bir telefonla bildiği tüm gerçeklerin yerle yeksan olacağını...
Süreyya, hukuk okur, avukat olur, ama çevirmenlik yapmakta karar kılar. Çocukluğundan beri en büyük limanı okuduğu kitaplardır. Okuduğu kitaplardan etkilendiği şehirleri bir bir gezer. Babaannesini kaybedince kimsesiz kalır. Uzun yıllar -kendi tercihiyle- yerleşik bir hayatı olmaz. Aslında herkes gibi olmak ister. Ama Bilecik şehrine benzetir kendini, "toprağının her parçasını başka bir bölgeye bıraktığından: o kadar dağınık, o kadar yersiz yurtsuz"
Barselona'da âşık olur. Sevdiği adamdan çocuğu olur. Ama annelik ve aşk ağır gelir Süreyya'ya. 3 aylık yavruları Ada'yı ve sevdiği adamı ardında bırakıp İstanbul'a geri döner. Geçimini "hayalet yazar" olarak sağlar: yazdıklarını radyoda program yaptığı günlerden tanıdığı NY'ye para karşılığı satarak yani
Zor bir karakterdir Süreyya. Mesafelidir insanlara: "çelikten duvar örmüş" misali. Roman içinde yarattığı, NY'ye pazarladığı karakterlerle kurduğu bağlar, kendi hayatında kurduğu bağlardan daha kuvvetlidir. Kâğıda döktüğü yaşamlarda terk edilmişlik, sevgisizlik, tecavüz, cinayet, ensest, intihar gibi konuları işlerken, Türkiye'de