Herkese Merhaba
Bugün sizlere Görkem Uyanık kaleminden Gerçeğe Uyanış kitabının yorumu ile geldim
Nisan ayının son kitabı 2026 yılı basımlı 153 sayfalık bir kitap
•Rüya ile gerçekliğin birbirine girdiği, evrenin sınırlarını zorlayan ve Gerçekten uyandık mı? diye sorgulatan bu kurgu sadece bir bilimkurgu değil, aynı zamanda kozmik bir dehşet ve felsefi bir yolculuk.
•Her şey Triea-51 gezegenindeki iklim felaketini durdurmak için yapılan o masum deneyin kontrolden çıkmasıyla başlıyor. Bu deney, tüm insanlığı bir kelebek etkisiyle saykodelik bir rüya döngüsüne hapsederken dünyayı da Myriad adı verilen parazit varlıkların istilasına açıyor. Myriadlar aslında başlangıçta diğer canlılarla uyumlu yaşasınlar diye genetiğiyle oynanmış varlıklar. Ama deneyler ters tepiyor, bu varlıklar özünde birer parazite dönüşüyor ve sadece birkaç hafta içinde Trixus gezegenini bitirip evrene yayılıyorlar.
•Kitapta Trixus gezegeninin fütüristik, saydam binalarla dolu o atmosferini, Dünya’nın harabeye dönmüş, gıda kıtlığı çekilen ıssız sokaklarına kadar okurken kendimi bir film sahnesinde gibi hissettim.
Ceyda; hikâyenin kilit taşı. Onu diğerlerinden ayıran, kendisine yapışmış bir Myriad’ı kontrol edebilmesi. Bu güç onu fiziksel olarak bitirse de o insanlığın son uyanış bileti.
Agnes ve Scott; yıkıntıların arasında birbirlerini öldürecekken yoldaş olan, soğukkanlı ama bir o kadar da hayata tutunmaya çalışan ikili. Onların o eski çantalara tıkıştırılmış eşyaları ve gıda bulma mücadeleleri distopyanın sertliğini iliklerinize kadar hissettiriyor.
•Ekibin, umudun yeşermesi için sadece ışığın yetmediği, bazen çok daha büyük bedeller ödenmesi gerektiği gerçeğiyle yüzleşmesi gerekiyor.
•İnsanlar, Myriadlar tarafından bireyi birey yapan anıları, duyguları kilit altına alınmış, insanlar sadece hayatta kalacak
Gerçeğe UyanışGörkem Uyanık · İkinci Adam Yayınları · 202636 okunma
“Doğru düzgün nefes almaya vakit bulamadığımız günlük yaşamın koşuşturmasından uzak bir alan… Daha becerikli, daha hızlı olmamızı söyleyerek yakamıza yapışan dünyanın seslerinden kopabildiğimiz bir alan yaratmak istiyordum. O alanda, sakin ve kısa anlarla dalgalanan bir günün resmini çizmek istiyordum.
Enerjimizi söküp almayan; tam aksine içimizi dolduran… Başlangıcında beklenti, sonundaysa memnuniyet olan bir gün. Bizi büyüten durumların olduğu, büyümekten doğan umudun yeşerdiği; güzel insanlarla yapılan anlamlı konuşmaların çiçek açtığı bir gün… Hepsinden önemlisi, bedenin keyif sürebildiği, zihnin kabullendiği bir gün…
Ben böyle bir günü ve böyle bir gün geçiren insanların resmini çizmek istemiştim.” diyor yazar, kitabın son sözünde.
Bu isteğini öyle güzel gerçekleştirmiş ki, inceleme yazarken bile kendinizi yazardan alıntı yapmak isterken buluyorsunuz. Çünkü kitabın genel hissi; dünyanın öbür ucunda, benimle aynı acıları çeken, benzer dertlerle savaşan insanların da var olduğu duygusu.
Yazar, yalnızca bu düşünceden bile güç bulabileceğimizi söylüyor. “Çünkü aynı mücadeleyi veren başka insanlar olduğu gerçeğiyle bile güç bulabiliriz. Bu zorlukları tek ben yaşıyorum zannederken aslında onların da savaş verdiğini fark edebiliriz. Acımız varlığını korusa da, ağırlığının bir şekilde biraz olsun hafiflediğini hissedebiliriz.
‘Yaşamı boyunca kuyuya hiç düşmemiş bir insan var mıdır?’ diye düşündüğümüzde, bunun mümkün olmadığını fark edebiliriz.”(sf. 153)
Sadece bu farkındalık bile benim için çok değerliydi. Kitabı okurken gerçekten çok iyi hissettim. Zaten bir kitabı iyi yapan da tam olarak bu: bittikten sonra bile geride bıraktığı o güçlü duygular…
“Bir şey dediğimde, yine de hiçbir şey demiyorsam bu hep ironidir.” (s. 150)
Kierkegaard’dan okuduğum ikinci kitaptı. Açıkçası metne uyum sağlamam kolay olmadı, sık sık geri dönüşler yapıp bazı yerlerde durup yeniden okumam ve yer yer metin üzerine düşünerek araştırarak ilerlemem gerekti. Bu yüzden, bu kadar emek verdiğim bir okumayı bir incelemeyle taçlandırmak istedim.
“İbrahim şöyle diyecek olsaydı: Hiçbir şey bilmiyorum, yalan söylemiş olurdu. Bir Şey diyemez çünkü bildiğini söyleyemez.” (s. 150)
Bu kitapta İbrahim’in neden konuşamadığı, trajik kahraman ile İbrahim arasındaki fark ve etiğin açıklayamadığı o paradoksal tekillik olmak üzere üç farklı tema baskındı.
Kitap ana eksende İbrahim’in neden konuşamadığı sorusuna odaklanıyor. Kierkegaard bu susma eylemini basit ve zarif bir suskunluk ya da şiirsel bir kapalılıktan öte bir imkânsızlık olarak sunuyor. İbrahim’in neden açıklanamaz bir figür olduğunu göstermeye çalışıyor. Metinde bu düşüncesini yer yer bazen keskin ifadelerle dile getiriyor: “İbrahim susar çünkü konuşmaktan acizdir.” (s. 84). Hatta başka bir yerde: “Çok şey der de bir tek şey bile diyemez.” (s. 144) diyerek İbrahim’in sessizliğini, psikolojik bir susma değil de söylenebilir olanın sınırına gelmiş bir dilsizlik olarak nitelendiriyor. Estetik birey (kahraman figür); bazen birini korumak, incitmemek ya da bir aşkı kollamak için susabilir. Ama İbrahim’in sessizliği bu türden bir gizlilik değil ortak dile çevrilemeyen bir paradoksun sonucu. Bu yüzden trajik kahraman ağlayabilir, anlatabilir, teselli bulabilir ama İbrahim konuşsa bile yine de asıl söylemesi gereken şeyi söyleyemez.
Kitabın trajik kahraman ile İbrahim ayrımına odaklandığı kısımlar en etkileyici teması. Kierkegaard’ın İbrahim’i trajik kahraman yerine etiğin sınırlarını aşan
Ülkemizde 2012 yılında yayınlanmaya başlayan ve son beş yıldır dünyada sadece Türkiye'de kağıda basılı olarak okurlarıyla buluşan astronomi ağırlıklı Popular Science dergisi , 153 yılın ardından ,2026 yılı itibarıyla yayın hayatına son vermiştir.
Fakat aynı ekip BBC Science Focus dergisiyle BBC Science Focus Türkiye - 2026/01 aynı misyonu devam ettirmeye başladı. Bilim Teknik- Popular Science arası bir dergi olmuş. Popüler bilim'le ilgilenenler oradan devam edebilirler.
Bilim insanları, Şirket yöneticileri, öğretim görevlileri ve yazarlardan oluşan 153 düşünür gelecek hakkında neden iyimser düşündüklerini açıklıyor. Konular arasında savaşların son bulması, sağlık alanındaki gen ve kök hücre tedavileri, kanser hücrelerinin yok edilmesi, iklim değişikliği için alınabilecek önlemler, yenilenebilir enerji kaynakları güneş, rüzgâr ve füzyon enerjisi, teknolojik gelişmeler nano gelecek, kuantum çağı, yapay zekâ alanındaki ilerlemeler ve uzay yolculuğu mars'a ilk kolonin yerleştirilmesi gibi konular üzerinde gelecekle ilgili neden umutlu olduklarını belirtiyorlar. Tabi ki gelecekle ilgili herkes iyimser düşünmeyebilir.
“Eğer sanat, içinde bulunduğumuz şartların sonucu olmayıp kişisel bir isteğin ifadesiyse, belli tarih çağlarına özgü sanat eserlerindeki şaşırtıcı benzerliği nasıl açıklayabiliriz?” (s. 155)
Kitabın tam son bölümüne geldiğimde bu soru beni düşündürdü. Bu sorunun etrafında geri dönerek kitabı yeniden değerlendirdim. Sanat kişisel midir yoksa çağın ruhunun ürünü mü?
Bu soru aslında sadece sanatın değil insanlığın da sorusu bence. Ben miyim bunu isteyen yoksa çağın içinden bir ses mi konuşuyor?
Kitabın etkisi bende kişisel olanla tarihsel olanın yan yana geldiği yerde başladı.
Tolstoy’un sanat tanımı şu şekilde:
“Bir yaşantının hatırlanması ve bundan sonra hareket, çizgi, renk, ses veya kelimelerle ifade edilen biçim yoluyla bu yaşantıyı diğerlerine aynen ulaştırma, işte sanat olayı budur.” (s.151)
Bu tanım ilk bakışta sanat duygu aktarımıdır gibi duruyor. Ama ben bunu daha farklı yorumluyorum. Sanat bir duygu taşımaktan ziyade bir duygu üretimi.
Duygu bir biçim aracılığıyla başkasında yeniden yaşar.
Bu konuyu Wordsworth’un şiir anlayışıyla paralel gördüm:
“Şiir kaynağını sükûn içinde hatırlanan duygulardan alır…” (s.151)
Ben şöyle düşündüm, biz çoğu zaman duyguyu ham sanıyoruz. Oysa metnin anlattığı şey duygunun bile bir biçim istediği. Biçime girmeyen duygu, sadece bir ses. Duygu önce içte olgunlaşır sonra biçime dönüşür.
Sanat sadece duygunun taşınması değil biçimin bu duyguyla bilinçli bir şekilde kurulmasıdır.
Matisse’in renk örneği de bunu destekliyor:
“Çeşitli tonlar hep birlikte birbirlerinin şiddetini azaltırlar… Tonlar arasındaki bağıntı onları bozacağına ortaya çıkartmalıdır.” (s.153)
Sanat rastgele bir ifade değil düzen kurma isteğidir.
Her parça ait olduğu yeri bilmeli:
“Bir sanat eseri her şeyin birbiriyle ahenkli olması demektir… Her lüzumsuz