Çalışmak!
Sen ey bîçâre dindaş, sanki, bizden hayr ümîd ettin; Nihâyet, ye’se düştün, ağladın, ağlattın, inlettin. Samîmî yaşlarından coştu rûhum, hercümerc oldu; Fakat, mâtem halâs etmez cehennemler saran yurdu. Cemâ’at intibâh ister, uyanmaz gizli yaşlarla! Çalışmak!.. Başka yol yok, hem nasıl? Canlarla, başlarla. Alınlar terlesin, derhal iner mev’ûd olan rahmet, Nasıl hâsir kalır “Tevfîki hak ettim” diyen millet? İlâhî! Bir müeyyed, bir kerîm el yok mu, tutsun da, Çıkarsın Şark’ı zulmetten, götürsün fecr-i maksûda? İstanbul, 24 Teşrînievvel 1334 (24 Ekim 1918) Mehmet Âkif Ersoy
Şiir
Hayatın bir sınırı olması, ona değer katan şeydir. Eğer sonsuza kadar yaşasaydık, hiçbir şeyin aciliyeti ya da özel bir anlamı kalmazdı. Her şeyin bitecek olduğunu bilmek, şu an sahip olduğumuz her saniyeyi çok daha kıymetli kılıyor. Doğa, kartlarını bize açık oynamaz ama oyunun kurallarını keşfetmek için bize sınırlı bir zaman verir. Bu zamanı ağlayarak değil, merak ederek geçirmek gerekir. ​— Richard Feynman (1918 - 1988)
İnsan ve Hayat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
12 Aralık 1918-10 Haziran 2008 Cengiz Aytmatov Ruhu şad olsun...
Weimar Cumhuriyeti (1918-1933) ile Türkiye’nin 1919-1924 arası erken dönem demokrasi denemesi arasındaki karşılaştırma, siyaset bilimi ve anayasa hukuku açısından adeta bir "kriz anında kurumsallaşma" laboratuvarıdır. Her iki tecrübe de Birinci Dünya Savaşı’nın yıktığı iki büyük imparatorluğun (Alman ve Osmanlı) enkazı üzerinde, travmatik dış baskılar (Versay ve Sevr) ve iç kaos ortamında doğmuştur. Ancak bu iki laboratuvardan çıkan sonuçlar, yapısal tasarımları ve elit refleksleri nedeniyle taban tabana zıt yönlere savrulmuştur. İki rejimin doğuşundaki psikolojik ve sosyolojik zemin, onların yaşama şansını doğrudan belirledi. Weimar: Bir "yenilgi ve utanç" psikolojisi üzerine kuruldu. Alman ordusu sahada tam olarak imha edilmeden mütareke imzalanınca, sağcı/monarşist elitler yenilginin faturasını cumhuriyeti kuran sosyal demokratlara ve liberallere kesti (Dolchstoßlegende - Arkadan Bıçaklanma Miti). Dolayısıyla Weimar, daha ilk günden ordunun, eski bürokrasinin ve yargının gözünde "meşruiyeti şüpheli bir zorunluluk" idi. Ankara: Bir "zafer ve varoluş" anlatısı üzerine yükseldi. Savaşın ortasında kurulan Birinci Meclis, işgale karşı direnişin bizzat yönetildiği, meşruiyetini halkın sivil iradesinden ve kazanılan askeri zaferden alan kutsal bir çatı haline geldi. Yani Türkiye'deki meclis, rejimi kurarken halkın gözünde tartışılamaz bir karizmatik meşruiyete sahiydi. İki sistemin hukuki tasarımı, kriz anlarında nasıl tepki verdiklerini şekillendirdi. Weimar (1919 Anayasası): Döneminin en kusursuz, en ilerici liberal metniydi. Saf nispi temsil sistemiyle en küçük siyasi fraksiyona bile mecliste temsil hakkı verdi. Ancak sisteme iki ölümcül emniyet supabı yerleştirilmişti: Doğrudan halk tarafından seçilen güçlü bir Cumhurbaşkanı ve meşhur 48. Madde (Olağanüstü Hal
1000Kitap
Atatürk Müzesi
Bugün "Baba Evi"ndeydim. Atatürk Evi ya da diğer adıyla Atatürk Müzesini ziyaret ettim. Atatürk 1918 yılında Şişli Halaskargazi Caddesi'ndeki bu üç katlı evi kiralıyor ve arkadaşlarıyla birlikte gizli toplantılar yaparak, kurtuluş planlarını hazırlayarak, Kurtuluş Savaşı mücadelesi fikrinin temellerini bu evde atıyor. Minnettarız Paşam..🇹🇷❤️🇹🇷 Müze, Atatürk'ün kişisel eşyaları, balmumu heykelleri, kaldığı yatak odası ve fotoğraflarından oluşuyor. Müze, Pazartesi günleri hariç her gün 09:00-17:00 saatleri arasında gezilebilir.
Post-Sovyet coğrafyasına bakıldığında Baltık devletleri farklı bir yol izledi. Estonya, Letonya ve Litvanya benzer bir Sovyet mirasından çıktı ama demokratik kurumları inşa edebildi. Fark neydi? Avrupa entegrasyonu mu, etnik homojenlik mi, yoksa o toplumların kendi içinde koruduğu sivil hafıza mı? Bu soru Azerbaycan'ın trajedisini daha da keskinleştiriyor. Kader değildi, ama kaçınılmazlığa çok yakındı. Baltık devletlerinin post Sovyet coğrafyasından bu kadar keskin bir biçimde ayrışması gücün ve kurumsal inşanın coğrafya ve tarihle nasıl şekillendiğini gösteren en net laboratuvar örneğidir. Sıraladığımız faktörlerin tamamı bu süreçte rol oynadı ancak bunların bir araya geliş biçimi Baltık ülkelerine Azerbaycan'ın sahip olamadığı yapısal bir koruma sağladı. En belirleyici fark sivil hafıza ve tarihsel süreklilik algısıydı. Estonya Letonya ve Litvanya iki savaş arası dönemde yani 1918 ile 1940 arasında bağımsız ve işleyen devletler olarak zaten yaşamışlardı. Kendi anayasal düzenleri hukuk sistemleri ve bürokratik gelenekleri vardı. Sovyetler Birliği bu ülkeleri ilhak ettiğinde bunu hiçbir zaman meşru bir düzen olarak kabul etmediler ve 50 yıllık Sovyet dönemini hukuken geçici bir işgal olarak kodladılar. Dolayısıyla 1991 yılı onlar için sıfırdan bir devlet icat etme anı değil askıya alınmış bir meşruiyete ve kurumsal sürekliliğe geri dönüş anıydı. Azerbaycan ise 1918 deki o kısa iki yıllık cumhuriyet tecrübesinden sonra 70 yıl boyunca çok daha derin bir Sovyetleşme yaşadı. Eski elitler tamamen tasfiye edildi ve kurumsal sivil hafıza sonraki nesillere aktarılamadan kesintiye uğradı. Avrupa entegrasyonu ise bu sivil hafızanın üzerine oturan muazzam bir dış çıpa oldu. Baltık devletleri için batı dünyasına eklemlenmek sadece ekonomik bir tercih değil Rusya tehdidine karşı
1000Kitap