Başlangıçta her çocuk "kötülük" düşüncesini somut bir biçimde -ana/baba evindeki yasaklara tabulara ve korkulara göre- geliştirir. Bu düşünceden kurtulup, içindeki "kendi kötülüğünü" keşfedinceye ve bunu, içgüdülerinden kaynaklandığını anlayarak, örneğin "bozulmuşluk" ve fenalık" olarak değil de, küçükken aldığı ve bilincinden ittiği yaralara karşı gösterdiği latent/gizli birr tepki olarak yaşayıncaya kadat uzun bir yol kat etmek zorundadır.
Bir insanın tüm duygusal gelişiminin "ve buna dayandırdığı dengesinin" anne/babasının onun yaşamın ilk zamanlarında dışa vurduğu "ihtiyaçları ve duyumsamaları ile ilgili" ifadelerini nasıl yaşadığına ve cevapladığına bağlı olmasından hareket ettiğimiz zaman, bu kişi de daha sonraki trajedisine yol açan ilk adımında bu dönemde atıldığını kabul etmeliyiz.
Küçük çocuğun katlandığı acılar konusunda bir duyarlılık kazanamadığımız sürece yetişkinin gücünü bu şekilde kullanıyor olması kimsenin gözüne batmayacak, ciddiye alınmayacak ve önemi de geniş ölçüde küçümsenecektir. Çünkü söz konusu olanlar "sadece çocuktur".
Çocuğun kendini küçük düşmüş hissetmesine yol açan içgüdülerini doyurmaktan yoksun kalması değildir, kendisinin "bir kişi olarak aşağılanmış" olmasıdır. Bu acısı anne/babanın -bilincinde olmadan- geçmişteki aşağılanmanın intikamını ondan "onun büyüğü olduğunu sergileyerek" almasıyla daha da artar.