Sonsuza dek kendi içimde kapana kısılmış, ben olmaya yönelik umutsuz bir endişe tüm varlığımı istila ediyor ve beni şefkat, korku, keder ve ıssızlığın bir karışımına dönüştürüyor.
Hepimiz öleceğimizi biliriz; hepimiz ölmeyeceğimizi hissederiz. Ölümün bir yanlış anlama olduğuna dair bu belirsiz sezgiyi bize getiren şey, tam olarak bir arzu ya da umut değildir; içgüdüsel bir reddedişten kaynaklanır...
Duygularımın keskinliği, anlam veremediğim bir hastalığa dönüşmekte. Hastalığa yakalanan bir başkasıymış da ben sadece onun hasta tarafıymışım gibi geliyor bana çünkü benden daha fazla hissedebilen bir şeyin emri altındaymışım gibi hissediyorum. Bütün bir organizmanın sorumluluğunu taşıyan özel bir doku, hatta sadece basit bir hücre gibiyim.