Son Ada , ilk bakışta sakin ve huzurlu bir yerde geçen basit bir hikâye gibi başlıyor. Issız bir ada, kendi halinde yaşayan insanlar, doğayla kurulan sessiz bir denge ve martılar… Her şey olması gerektiği gibi görünürken, adaya gelen bir diktatörle birlikte bu düzen yavaş yavaş bozulmaya başlıyor. Zülfü Livaneli , bu değişimi bir anda değil; adım adım, fark edilmesi zor ama derin izler bırakarak anlatıyor.
Romanın en çarpıcı yanı, kötülüğün nasıl sıradanlaştığını göstermesi. Kimse başta kötü değildir; herkes “daha iyi bir düzen”, “daha güvenli bir yaşam” vaadine inanır. Ama bu inanç, zamanla korkuya, sessizliğe ve kabullenmeye dönüşür. İnsanlar olan biteni sorgulamamaya başladıkça, ada da değişir; doğa, martılar ve insanlar bu baskının bir parçası haline gelir. Livaneli burada şunu çok net gösterir: Zulüm, yalnızca uygulayanlarla değil, ses çıkarmayanlarla da güçlenir.
Son Ada duygusal olarak da güçlü bir metin. Öfke, çaresizlik, suçluluk ve pişmanlık iç içe geçer. Roman bittiğinde geriye huzur değil; rahatsız edici bir farkındalık kalır. Livaneli, bize yalnızca bir ada hikâyesi anlatmaz; iktidarın, korkunun ve suskunluğun insanı nasıl dönüştürdüğünü gösterir. Bu yüzden Son Ada, yalnızca okunup geçilecek bir roman değil; bitince insanın kendine dönüp baktığı bir kitap.
Biz insanlar, sınırlarımızı bilmeden kendi aklımızı beğeniyoruz, öğrenmiyoruz, akıllanmıyoruz. Her şeyi anladığımız zaman da genellikle iş işten geçmiş oluyor.