Ona göre aşk büyük gürültülerle, ışıklarla, kıvılcımlarla gelen bir şeydi. Göklerin bir kasırgasıydı, yaşamın üzerine çöküp onu altüst ediverir, insanın iradesini kuru yaprak gibi koparır, yüreğini olduğu gibi uçuruma sürüklerdi.
Hakan Günday ’ın Zamir , Az ve Kinyas ve Kayra kitaplarını okuduktan sonra sıra Daha 'ya geldiğinde, aslında hep aynı dünyanın farklı yüzlerine baktığımı hissettim. Ama bu kez karanlık çok daha yakınıma geldi.
Romanın merkezinde Gaza var. Çocuk yaşta babasının zoruyla insan kaçakçılığına bulaşan bir çocuk. Onun dünyasında insanlar “insan” değil, taşınan “yük” gibi. Henüz oyun oynaması gereken yaşlarda, başkalarının umudunu ve çaresizliğini parayla ölçmeyi öğreniyor. Kitap boyunca Gaza’nın hem çocukluğunu kaybedişine hem de vicdanının nasıl örselendiğine tanık oldum. Okurken sürekli şu duyguya kapıldım: “Bir çocuğun masumiyetini elinden almak, insanlığa yapılabilecek en büyük kötülük.”
Hakan Günday ’ın diğer kitaplarında da karanlıkla yüzleşiyoruz. Zamir bana birey ve toplum arasındaki görünmez şiddeti düşündürmüştü. Az daha çok insanın kendiyle olan kavgasını ve ötekileştirilmeyi anlatıyordu. Kinyas ve Kayra ise nihilizmin, bağımlılığın ve uçlarda yaşamanın romanıydı. Ama oradaki karakterler karanlığa bir seçimle yürümüşlerdi.
Daha ’da ise bu karanlık bir seçim değil, bir çocuğa dayatılan bir kaderdi. İşte bu yüzden diğer romanlarından daha çok içime dokundu. Gaza’nın hikâyesi bana sadece bir karakterin değil, tüm dünyanın ortak ayıbını hatırlattı: çocukların ellerinden alınan çocukluklarını.
Okurken nefes almakta zorlandım ama elimden bırakamadım. Ağır, rahatsız edici ama çok etkileyici bir roman. 9/10 — Çünkü sadece bir hikâye değil, insanlığın yüzüne tutulmuş acımasız bir ayna.