Allah Sevgilisi'nin, âlemler yaratılmadan Peygamberlik vasfıyla sıfatlandırılmış olması.. Fakat Şeyh Takiyüddin Hazretleri bu izâhı beğenmez ve şu harikulâde ölçüyü koyar:
— “Allah'ın takdirinde önce olmanın son Resûl'e mahsus bir tarafı yoktur. Allah'ın ilmi her şeyi kuşatıcıdır ve bu bakımdan öncelik, istisnasız her şeyde vardır. Böyle bir ölçü, öbür Peygamberle Sonuncusu arasında bir fark olmadığını gösterir. Allah Sevgilisi'nin ezel âleminde nebîlikle sıfatlandırılmış olmasında öyle bir hususilik olmalıdır ki, başkalarında bulunmasın ve O'nun Allah indinde, yalnız kendisine has kadr ve şerefini göstersin.. Yoksa haberin kıymeti kalmamak icâb eder!”
Tanzimat sonrası Türk aydınına en çok yakışan sıfat müstağrip. Edebiyatımız bir gölge-edebiyat; düşüncemiz bir gölge-düşünce. Üç edebî nevi itibardadır: taklit, intihâl, tercüme.
Bir ulusun dili o ulusun dünya görüşünden bağımsız olamaz. Bu dünya görüşü ile yoğrulan dilin kendini öyle şekillendirmesi gerekir ki, düşüncenin her şekline girebilsin ve ulusun dünya görüşünü temsil eden her düşünceyi dile getirebilsin. Bunu gerçekleştirebilen bir dilin dünya tarihine çıkışı, insanın gelişme gidişinde önemli bir dönem açar ve onun en yüksek ve olağanüstü yaratmalarına temel olur.
Muhammed ve Arap-İslam kültür dönemi, batmış Yunan-Roma kültürü ve Rönesans çağından itibaren yeniden doğan Avrupa kültürü ile eski kültür arasındaki bağlayıcı halkadır. Avrupa kültürü, bu ara halka olmadan bugünkü gelişmişlik düzeyine çok zor ulaşırdı. Hristiyanlık, bütün bu kültürel gelişmelerin karşısında tam bir düşman konumunda yer almıştır.