Dorian Gray'ın Portresi Oscar Wilde'nin yayımlanan tek romanıdır. Kahramınımız
Dorian, güzelliği ile herkesi büyüleyen, adeta Yunan tanrılarını andıran görünüşü ile dikkat çeken genç bir adamdır.
Basil Harward ise Dorian'ın bu güzelliğine bağımlı olan bir ressamdır. Onun yüzünü tuvale dökmek ister ve bir portresini yapar.
Dorian portresini gördüğü anda adeta kendinden geçer ve kendisinin bir gün yaşlanacağını ama portresinin hep genç kalacağını düşünerek hayıflanır ve bir dilek diler. Portesinin yaşlanmasını ama kendisinin hep genç ve güzel kalmasını ister. İşte kitap da asıl burada başlıyor.
Dorian'ın bu dileği dilemesinde Lord Henry'nin de payı büyük aslında. Lord Henry Hedonizmi benimseyen, haz düşkünü bir adamdır. Dorian, Henry'den etkilenir ve yavaş yavaş onun bakış açısına çekilir. Adeta ona benzemeye başlar.
Bir gün dileği kabul olur. Portesi yaşlanırken o güzelliğinden hiçbir şey kaybetmez. Fakat Dorian'ın ruhu gün geçtikçe yozlaşmaya, çürümeye başlar. Ahlaksız bir yaşam sürmek ve zevk için her türlü günaha açık hale gelir.
Önceden ona hayranlık duyan insanlar ondaki bu yozlaşmayı görerek uzaklaşırlar.
Dorian Gray, Lord Henry'ye benzemek yerine adeta ona dönüşmüştür. Hedonizmin kölesi haline gelmiştir.
Kitaba başlarken beklentim düşüktü açıkçası. Ama okuduktan sonra beni uzun süre duvara baktıran bir kitap oldu. İnsanı düşünmeye sevk eden bir yapısı var. Özellikle etkileyici sonu ile favori kitaplarım arasında yerini aldı.
Bence hepimiz Dorian'ın dileğini dilemişizdir. Hep genç kalmak, güzel olmak kulağa güzel geliyor. Ama bu romanı okurken her şeyin dış güzellikten ibaret olmadığını anlıyoruz. Ruhu çürümüş bir insanın yüzü güzel olsa neye yarar ki? Hani hep diyoruz ya "önemli olan iç güzellik" diye. İşte bu kitabı okuduktan sonra bu sözü daha sık