Meryem'in Göğe Yükselişi, Ressam Titian 1516-18 tarihli
Venedik ekolune uygun güçlü renk kullanımı ile Meryem kırmızı ve mavi bir kıyafet içinde melekler tarafından bulutlar arasında göğe taşınıyor.Bazı melekler ilahi bir şarkıyla bu ana eşlik ediyor. Arka planda altın sarı renk kontrast yaratarak izleyicilerin gözünü Meryem'e doğru çekiyor. Resim 3 kat ancak 2 bölümden oluşturulmuş en alt katta bulutların altında olan dünyevi alan ve bulutların üstü ilahi alan.En alt katta Havariler, Meryem Ana'nın isteği üzerine ölümü sırasında orada bulunuyor. Dikkat ederseniz kollarıyla ya da işaret ederek yukarı doğru bakan başları ki bu durum izleyiciler olarak gözlerimizi bir üst katta olan Meryem Ana doğru yöneltiyor. Gözlerimiz ilk olarak ışığa odaklanır, ilahi ışığın (arka plandaki altın renk) etkisiyle Meryem'i görürüz ve yine en alt katta havarilerde olduğu gibi Meryem'in de bakışları ve ellerinin yukarıya doğru olması ile gözlerimiz en üst kata doğru yönlendirilir.En üst katta Tanrı, Meryem'i kabul ediyor ve hemen yanında Melek Mikail ona taç takmak için bekliyor.
Sanat
ÎTİKADÎ MESELELERDE OBJEKTİF OLMAK, TUZAKTIR!..
Blain Brown'un Sinematografi isimli eserini bir dostumun tavsiyesiyle okumuştum. Teknik kısımlarını anladığımı söyleyemem. Ancak teorik kısımları hakikaten öğreticiydi. Mesela şu dediği hep aklımdadır. (Elbette mânâca naklediyorum:) "Eğer kuralları değiştirmek istiyorsan öncelikle o kuralların niçin konulduğunu öğrenmelisin." Neden böyle söylüyordu Brown? Çünkü kuralların konuluş hikmetini-faydasını bilmeden yapılacak değişiklikler "geliştirme" değil "bozma" olurdu. Sinema gibi yenilikçiliğe meyyal bir meslek kolunda olsanız bile, bir kuralı "ne işe yaradığını bilmeden" değiştirmeye kalkarsanız, faydadan çok zarar getirirdiniz. Geleneğin üzerinde yükseldiği tecrübeyi anlamaya çalışmak bu nedenle çok önemliydi. Eline her kamera geçiren sinemayı baştan yazamazdı. Yoksa rezil olurdu. Kon-Tiki de birçok eleştiri yapar bu açıdan modern bilimcilere. Thor Heyerdahl'ın Peru'dan Polinezya kıyılarına bir salla yolcuğulunu anlatan Kon-Tiki, filmindeki maceracılığın aksine, aslında bilimin tecrübeyle gelen bilgiye karşı körleşmesini irdeler. Kitap boyunca Heyerdahl'ın en çok kafayı taktığı konulardan birisi budur. Bilimciler kafalarının içindeki "olurluk-olmazlık" içinde öyle boğulmuşlardı ki sahada nelerin başarılıp-başarılamayacağını koltuklarından kalkmadan tâyin etmeye çalışırlar. Halbuki insanlığın binlerce yıllık tecrübesi de epeyce bir sınanmışlık içermektedir. Kulak verilmesi gerekir. Kendisi kulak verir. Başarır. Kitaptaki misallerden birisi, yanlış hatırlamıyorsam, kutup bölgesinde seyahat eden kâşifin başına gelenlerdir. Yerlilerin fermuar türünden şeyleri kemikten yapmalarını cahillikten sanan kâşifimiz çadırına döndüğünde kötü bir sürprizle karşılaşır: **Metalden yaptığı hiçbir şey açılmamaktır. Hepsi soğuktan kenetlenmiştir. Yolculuğunda büyük
Edebiyat Üslup
Reklam
Gönül yârın visâlinden meğer kat-ı ümid olmaz
1. Ne ranâ yüz ki gözler perdesiz seyrinden âr eyler Ne zîbâ göz ki bir kez kanda baksa cân şikâr eyler 2. Anındır izzet-i devlet anındır mesned-i ikbâl Cihân hükmündedir her ne diler ne ihtiyâr eyler 3. Mesîh-âsâ anın her nefhâsı Rûhu'l-Kudüs'dendir Hayât istersen ey mürde gönül var hoş timâr eyler 4. Değil ayrı anın zâtına andan bilmeyen ayrı Kim anı bildi andan doldu anı yâr-ı gâr eyler 5. Hayâle gelmeden dilden tecellîsi zuhûr eyler Görünmez gözle sun'un cümle birden âşikâr eyler 6. Gönül yârın visâlinden meğer katı ümid olmaz Düşürdü hicrine ümidi kim vaslına yâr eyler 7. Hulûsî'nin yuları dergeh-i bâbında bağlıdır O bend kim her kimin boynunda olsa iftihâr eyler
Alıntı
GİZLİNİN GİZLİSİNİ BİLEN HEP HAKLI ÇIKAR...
900 Katlı İnsan'ı yıllar önce okumuştum. Beğenmiştim. Mustafa Merter Hoca'ya eserinin ismini ilham edense Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleridir: "Aziz dost! Sen tek bir kişi değilsin. Bir âlemsin! Derin ve çok büyük bir denizsin. Ey insan-ı kâmil! O muazzam varlığın belki dokuz yüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir denizdir. Yüzlerce âlem o denize gark olup gitmiştir! Bu konuyu anlatmak uyanıklığın da uykunun da elinde değildir. Zaten bu dünya ne uyanıklık ne de uyku yeridir!" Mevzu "insanın katları" olunca aklım ister istemez Tâhâ Sûresi'ne gidiyor. 7. âyette geçen bir ifadeyi hatırlıyorum. Kısa bir meali şöyledir: "O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir!" İşte Mevlana Celaleddin Hazretlerinin mezkûr sözünden bu âyete de bakıyorum. Ferman-ı ilahînin fıtratımızdaki bir yana işaret ettiğini tefekkür ediyorum. Nedir? İnsan tek kattan ibaret değildir. Cümle latifelerinin ifade-i meram ettikleri bir meclistir. Bu meclisin dışarıya aksettirdiği karar bir de çıksa içeride nice nice "al-ver"ler olmaktadır. Ve Alîm-i Mutlak olan Rabbimiz de bize, bu âyet-i celile ile, "içeride olanlardan haberdar olduğunu" beyân buyurmaktadır. Zira, o sadece Rab değildir, Rabbü'l-Alemîn'dir. Hiçbir âlem onun bilişinden saklanamaz. İster büyüklüğüne, ister küçüklüğüne, ister tasannusuna sığınsın. __Yalnız şuur-şuuraltı düzleminde ele almayalım bunu lütfen. Fazlası da var. Ki kitabında Mustafa Hoca sarhoşluğunda bambaşka bir karaktere dönüşen insanların dahi bu sırrın parçası olduğunu söylüyor. Yâni sarhoşluk onları dönüştürmüyor. İçlerindeki başka bir katı ortaya çıkarıyor. Tıpkı Split filminde olduğu gibi. Doğru çağrıyla içeride varolanlardan birisi yüzeye çıkıyordu. İrâde bu çağrının aracı oluyordu. Mâlûm: Karşılaştığımız insanlar dahi bizdeki farklı katları uyandırabilirler bazen. Yüzlerine
Tefekkürât
0 ' dan başlarsın hayata 1 ' den gelir hayatına 2 ' de bir özlersin 3 ' günlük ayrılık ölüm gibi gelir 4 ' gözle beklersin onu 5 ' dakika görmen yeter onu 6 ' üstü insandır halbuki 7 ' kat göklerde hissettirir kendini 8 ' köşe olmuşsundur mutluluktan 9 ' doğurursun beklemekten ÇÜNKÜ Onu çok seversin
Esselamünaleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatuhu canlar: Ey sadaka veren ve sadakayı yerine ulaştırma gayretinde bulunan kardeşim. Sadakayı daha içten ve daha hâlisane vermen için sana sadakanın birkaç faydasını anlatmayı niyaz ederim. 1- Sekiz kapısı olan cennetin bir kapısının adı da "bâbussadaka"dır yani sadaka kapısıdır. 2- En faziletli amellerin başında sadaka gelir, sadakanın en üstünü ise açları doyurmaktır. 3- Verilen sadaka sahibine şefaatçi olacak ve kişi kıyamet günü sadakasının gölgesinde gölgelenecektir. 4- Sadaka Allah'ın gazabından ve kabir azabından korur. 5- Ölmüş bir kimseye gönderilecek en büyük hediye sadakadır. 6- Kişinin verdiği sadaka kıyamete kadar büyür ve sahibini karşılar. 7- Sadaka nefsi emmarenin şerrinden kurtulmak ve nefsi tezkiye etmek için büyük bir vesiledir. 8- Veren kişinin sevabını kat kat arttırır ve kişinin yüzünü kıyamet günü nurlandırır. 9- Sadaka veren kişiler tüm varlığın korktuğu kıyamet gününde emniyette olacak ve herkesin "Keşke dünyada çalışıp çabalasaydık" dediği günde kalpleri mutmain olacak kişilerdir 10- Sadaka veren kişiler "Hüsnü hatime" yani mutlu son dediğimiz iman ve kelimeyişehadet üzere ölmeye ve meleklerin duasına mazhar olacak kişilerdir. 11- Sadaka veren kişiler Allah katında seçilmiş kişiler oldukları gibi, Allah tarafından hayrı cezil ve ecri kebir vaadine mazhar olacaklardır. 12- Sadaka veren kimselerin yaptığı dualar müstecap olur ve onlar muttaki yani takva ehli olanların zümresine ilhak edilirler. 13- Sadaka başa gelecek belayı def eder, dünyalık yetmiş bela kapısını kapatır.
Alıntı
Reklam
Reklam