dolunay
14.9.2017 de biriyle iletişime geçtim 18.9.2018 de iletişim bitti Aynı kişiyle 27.11.2019 da tekrar iletişime geçtim 5.6.2020 de bitti (Gerçi son ayrılık tarihini net hatırlamıyorum ama aklıma bu tarih geldi o yüzden bu tarihi not ettim) Yani ilk aşkımdan ayrı geçirdiğim 7. Doğum günüm 🦪💔
Edebiyat
Bilinç düzeyi ve altında yatan daha nicesi...
​Yıl 2015-2017 arası, lise yıllarım. Öğle aralarında vazgeçilmezimiz döner, ama asıl favorim şehrimizin o eşsiz lezzeti: Tantuni. "Çift lavaş, acılı ve maydanozlu lütfen!" ​Yanımda en yakın arkadaşım... Tuzlu ya da acılı yediğinde midesi ağrıyor. Onun canı yanmasın diye her seferinde dikkat ediyor, onu sevgiyle ikaz ediyorum. Öğle aralarında edilen o tatlı sohbetler... Ve tüm bunların arasından sıyrılıp, yıllar sonra bugünüme bile yön veren, zihnimde yer etmiş küçücük bir detay. ​Şimdilerde bana ailenin önemini derinden hissettiren bir detay bu. Ailenin çocuğuna gösterdiği özen; bir annenin çocuğu için hazırladığı yemek, bir babanın evladına ayırdığı zaman ve ona kattığı her bir değer... Meğer tüm bunlar çocuğun kendisine bakışını, hayatı yaşayışını, kendisiyle kurduğu bağı ve dış dünyadaki tutumlardan nasıl etkileneceğini biçimlendiriyormuş. ​Evet, mesele bir domates. Annem evde salata yaparken, domatesin sapını çıkardıktan sonra kalan o sert, yeşil kısmı mutlaka keser, öyle doğrardı. O gün sırada tantunimi beklerken, dürümün arasına konulacak domateslerde o yeşil kısmın öylece bırakıldığını fark ettim. O yaşların getirdiği çocuksu bir hassasiyetle, bunu kendime yapılmış bir "saygısızlık" gibi hissettim. Tantunici abiye döndüm; belki biraz sitem, biraz da kızgınlıkla, "Domatesin bu kısmını keser misiniz? O kısmın olmaması gerekiyor, neden böyle doğradınız?" deyiverdim. ​Bugün geriye dönüp baktığımda mesele elbette sadece domatesin sapı, üzümün çöpü değil. İnsan ailesinde sevgiyi ve özeni gördükçe; öz değeri, sevgiyi alma ve verme biçimi de ona göre şekilleniyor. Kendini konumlandırdığı yeri, toplumun ona karşı davranışlarını, hep ailesinin aynasından yansıyan o ölçütlerle değerlendiriyor. ​Bir domates hikayesi işte... Ama yıllar boyu benimleydi, muhtemelen hep de
Reklam
2017, Halep-Suriye

Mihri Revzen

@mihrevzen
·
Telefonumun ekranında yılları aşmış şekilde uzun zamandır bu fotoğraf var... Telefon ekranıma bakanlara göre bu, harabenin ortasında oturan yaşlı bir adamın fotoğrafı. Bu yüzden sık sık aynı soruyu duyuyorum: “Bunca güzel fotoğraf varken neden bunu kullanıyorsun?” Çünkü ben o karede sadece bir adam görmüyorum. Fotoğraf, Lübnanlı savaş muhabiri ve fotoğrafçısı Joseph Eid tarafından 2017 yılında Halep'te çekildi. Karedeki kişi, savaş boyunca şehrini terk etmeyi reddeden Muhammed Anis. Etrafında yıkılmış bir şehir, kaybedilmiş yıllar ve savaşın bıraktığı derin izler var. Ama o, kırık piposunu tüttürüyor, müzik dinliyor ve sanki bütün yıkıntılara rağmen hayatın hâlâ devam ettiğini hatırlatıyor. Bana göre bu fotoğraf, insanın şartlar ne kadar ağır olursa olsun içindeki zarafeti, umudu ve vakur duruşunu koruyabilmesinin sembolü. Belki bu yüzden ekranımda duruyor. Çünkü bazen hayat da Halep'e benziyor; planlarımız yıkılıyor, emeklerimiz dağılıyor, beklediklerimiz olmuyor. Ama bütün bunların ortasında insanın bir pencerenin önüne oturup gökyüzüne bakabilmesi, bir melodiyi dinleyebilmesi ve hayata küsmemesi gerekiyor. İnsan bazen her şeye rağmen yaşamayı seçen bir adamın fotoğrafına bakarak kendine bazı şeyleri hatırlatıyor. Belki de bu yüzden, birçok kişinin yalnızca bir harabe ve yaşlı bir adam gördüğü yerde ben; direnci, asaleti, sabrı ve insan kalabilmenin ne kadar büyük bir başarı olduğunu görüyorum.
Hayata Dair
Telefonumun ekranında yılları aşmış şekilde uzun zamandır bu fotoğraf var... Telefon ekranıma bakanlara göre bu, harabenin ortasında oturan yaşlı bir adamın fotoğrafı. Bu yüzden sık sık aynı soruyu duyuyorum: “Bunca güzel fotoğraf varken neden bunu kullanıyorsun?” Çünkü ben o karede sadece bir adam görmüyorum. Fotoğraf, Lübnanlı savaş muhabiri ve fotoğrafçısı Joseph Eid tarafından 2017 yılında Halep'te çekildi. Karedeki kişi, savaş boyunca şehrini terk etmeyi reddeden Muhammed Anis. Etrafında yıkılmış bir şehir, kaybedilmiş yıllar ve savaşın bıraktığı derin izler var. Ama o, kırık piposunu tüttürüyor, müzik dinliyor ve sanki bütün yıkıntılara rağmen hayatın hâlâ devam ettiğini hatırlatıyor. Bana göre bu fotoğraf, insanın şartlar ne kadar ağır olursa olsun içindeki zarafeti, umudu ve vakur duruşunu koruyabilmesinin sembolü. Belki bu yüzden ekranımda duruyor. Çünkü bazen hayat da Halep'e benziyor; planlarımız yıkılıyor, emeklerimiz dağılıyor, beklediklerimiz olmuyor. Ama bütün bunların ortasında insanın bir pencerenin önüne oturup gökyüzüne bakabilmesi, bir melodiyi dinleyebilmesi ve hayata küsmemesi gerekiyor. İnsan bazen her şeye rağmen yaşamayı seçen bir adamın fotoğrafına bakarak kendine bazı şeyleri hatırlatıyor. Belki de bu yüzden, birçok kişinin yalnızca bir harabe ve yaşlı bir adam gördüğü yerde ben; direnci, asaleti, sabrı ve insan kalabilmenin ne kadar büyük bir başarı olduğunu görüyorum.
Hayata Dair
Karagöz İle Hacivat: Leylek
KARAGÖZ İLE HACİVAT: LEYLEK Mart ayının ortası. Kar yeni kalkmış. Ortalık ayaz, hava buz gibi. Karagöz nicedir işsiz. Kazağını, paltosunu eskiciye satmış. Yarı aç, yarı tok. Üstünde bir fanila, bir mintan. Soğuk havada iş bulmak için gezerken, dişlerinin takırtısı Uludağ'dan duyuluyor. Karagöz tam bu esnada Hacivat'la karşılaşır. Hacivat: " Merhaba Karagözüm. Nasılsın, iyi misin? " Karagöz: " İyi değilim Hacivat. Donuyorum. " Hacivat sağa sola bakınır. Bir evin bacası üstündeki leyleği görür. Parmağıyla leyleği işaret ederek: " Bak Karagözüm, leylekler gelmiş. Artık yaz geliyor. " Karagöz: " Hacivat, anlamsız konuşma. Hem leylek gelmiş diyorsun, hem kaz geliyor diyorsun. " Hacivat: " Kaz demedim Karagözüm, yaz geliyor dedim. " Karagöz: " Kaz yazayım ama ben yazı bilmem ki. Yaz demek kolay. " Hacivat: " Dediklerimi yanlış anlıyorsun Karagözüm. Bak leylek nasıl da takırdıyor. " Karagöz çenesini tutar: " Takırtı benden geliyor. Paltom yok da, soğuktan dişlerim takırdıyor. " Hacivat: " Palton yok mu? Doğru ya, paltonu giymemişsin. Al benim paltomu giy. " der ve paltosunu Karagöz'e verir. Karagöz paltoyu giyer ve dişlerinin takırdaması durur. Bu sefer üşüyen Hacivat'ın dişleri takırdamaya başlar. Karagöz: " Hacivat, bu leylek yolunu kaybetmiş, kış günü Bursa'ya gelmiş. Şimdi gerçekten takırdamaya başladı. " Hacivat: " Karagözüm, leylek değil, ben takırdıyorum. O palto senin olsun. Kürkçü Emin'den kendime kürklü palto alacağım. "Karagöz: " Körükçü Cemil'den palto mu çalacaksın? " Hacivat: " Çalmayacağım, parasıyla kürklü palto alacağım. " Karagöz: " Hacivat'ım, paltonu geri al, bana kürklü palto satın al. " Hacivat: " Olmaz Karagözüm, benim eski paltomu sen giy. Ben kendime kürklü palto alacağım. " Karagöz, kendine alma, bana al dedikçe, Hacivat, sana değil, kendime
Şu an CHP'nin içinde bulunduğu durum, eski siyasal genetik ile yeni kurumsal iddiaların bir laboratuvar deneyi gibi: Özgür Özel’in "Denklem Dışı" Hamlesi: Bu hamleyi tek başına "fedakarlık" olarak okumak da "mecburiyet" olarak okumak da resmi eksik bırakır. Gerçekçi olan, bunun rasyonel bir kurumsal tahkimat olmasıdır. Özel, karizmatik figürlerin (İmamoğlu ve Yavaş) gücünü kabul ederek kendini geriye çekmiş, ancak kurduğu "Aday Ofisi" ve "Ön Seçim" vaatleriyle o devasa şahsi güçleri kurumsal bir koridorun içine sevk etmeye çalışmıştır. İmamoğlu Denklemindeki Risk: Çerçevemizin tam isabetle yakaladığı gibi, partinin "A, B, C ve Z" planlarının tamamen İmamoğlu’nun şahsına (ve üzerindeki yargı tehdidine) endeksli olması, kurumsal yapının hâlâ dışsal ve kişisel bir kadere ne kadar bağımlı olduğunu kanıtlıyor. Kurum mekanizma üretiyor, ancak o mekanizmanın içini dolduracak olan enerji hâlâ tamamen "karizma" merkezli. 2017 referandumu muhasebesinin yapılamamış olması (Amnezi Dişlisi), partinin yapısal olarak geçmişin elit ağlarından tamamen kopamadığını gösteriyor. Ancak 2026'nın bu erken seçim sath-ı mailinde, tüzüğe işlenen kurallar ve genel başkanın sergilediği kurumsal hakemlik rolü, partinin en azından bu kez "aynı hatayı bile bile tekrarlamama" yönünde bir refleks geliştirdiğini gösteriyor. Dediğimiz gibi, önümüzdeki aylar bu gerilimi çözecek. Mekanizmalar (Aday Ofisi, kurullarla yönetim) kağıt üzerinde hazır; ancak iktidarın yargı hamleleriyle ya da liderlerin şahsi hırslarıyla ilk ciddi "baskı" geldiğinde bu barikatların yıkılıp yıkılmayacağını göreceğiz.
Siyaset
Reklam
Reklam