"Tek çare, gül ağacını kurutmamak. Onu çağa taşımak, toprağa taşımak, hayata taşımak. Gülün hasretiyle değil, gülün kendisiyle yaşamak, gül olmak ya da gülün altında toprak olmak..."
Dağlarda bazı pınarlar olur. Yeni yollar açıldıkça buralara uğrayan insanlar azalır, giden gelen azaldıkça da suyun çevresini naneler, dikenler sarar. Bir zaman gelir ki orada pınar bulunduğunu kimse anlamaz. Ama sıcak bir günde susuzluğunu gidermek isteyen bir yolcu pınarı anımsayıp ana yoldan saparak tepeye doğru yürür.Kaynağın başına varıp yaban otlarını aralayınca gördüğü şeye kendi de şaşar :Kimsenin bulandırmadığı, dupduru, soğuk bir su otlar arasında şarıl şarıl akmaktadır. Suyun durgun yüzeyinde kendini seyreder, güneşi, gökyüzünü, dağları seyreder... Böyle güzel bir yeri çoktandır unutmuş olmasına üzülür, köye gidince arkadaşlarına da söylemeyi düşünür. Düşünmesine düşünür ama her şeyi unutur.
Yaşam da böyledir işte. Belki de yaşamı yaşam yapan budur...