Masumiyet Müzesi benim için büyük bir aşk romanı değil. Hatta romantik bir hikâye hiç değil. Bu kitap, kendini âşık sanan ama aslında zayıf bir adamın hikâyesi.
Kemal kötü biri değil. Bunu en baştan söyleyeyim. Hayatındaki kadınlara karşı kaba değil, zalim değil, aşağılayıcı değil. Nazik. Yumuşak. Duygusal. Ama adil de değil. Çünkü nazik olmak, cesur olmak demek değil.
Kemal’in sorunu kötülük değil; zayıflık.
Başta Füsun’a duyduğu şey bana aşk gibi gelmedi. Şehvetti. Yasak heyecanıydı. Sınıf farkının verdiği çekimdi. Elde edememenin yarattığı adrenalindi. Eğer Füsun ortadan kaybolmasaydı, bir süre sonra sıradanlaşacaktı. Kemal konfor alanına geri dönecek, Füsun’u “gençlik hatası” olarak hatırlayacaktı.
Ama Füsun kayboldu.
İşte her şey o zaman başladı.
Kaybolma, şehveti takıntıya dönüştürdü. Kemal aşkı değil, imkânsızlığı sevdi. Hatta bir noktadan sonra acıyı sevdi. Acıdan beslendi. Acı onun kimliği oldu. Ritüelleri, eşyaları, izmaritleri… Bunlar büyük bir aşkın kanıtı değil, kontrol kaybının telafisi gibiydi.
Kemal bence mazoşistti. Acıyı bıraksa iyileşecekti ama bırakmadı. Çünkü acı, ona “büyük âşık” olma rolü veriyordu. O aşkı yaşamaktan çok, anlatmayı sevdi. Yaşamak cesaret isterdi. Onda cesaret yoktu.
Kemal korkaktı.
Ne Sibel’i net biçimde bıraktı, ne Füsun’u gerçekten seçti. Ne düzenini yaktı, ne arzusundan vazgeçti. Hep arada kaldı.
Ve beni en çok belirsizlik yorar.
Ne evet diyen ne hayır diyen insanlar… Hayatı askıya alırlar. Kemal tam olarak buydu. Nazik ama net değil. Seven ama seçmeyen. Acı çeken ama değiştirmeyen.
Füsun’a gelince…
Bence Füsun’un aşkı ilk başta vardı. Ama Kemal’in korkaklığı o aşkı öldürdü. Sonrasında gördüğüm şey aşk değil, birikmiş öfke olabilir. Harcanan bir gençliğin intikamı.
Sekiz yıl boyunca boşanmadı. Kocasının onu