• “ İnsan âşıksa âşığım der diyorlar, aşk sevginin kıvılcımıdır diyorlar. İlla harıl harıl bir ateş olacak demiyorum kızım, ama kıvılcım olmadan ateş olmaz. Aşık insan âşık mıyım diye sormuyor kendine, âşık olduğunu biliyor. Aşık insan gördüm ben, ordan biliyorum..”
  • 88 syf.
    ·Puan vermedi·
    Ayfer Tunç son romanı “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi” adlı romanıyla yazın dünyasına bir hareketlilik getirdi ama bence Ayfer Tunç’un en iyi kitabı “Aziz Bey Hadisesi”dir ve bu öykü kitabının en iyi öyküsü de kitabın adını taşıyan öyküdür.
    Ayfer Tunç bu kitapta bize 5 öykü anlatıyor. Beş güzel öykü. Kitabın ilk öyküsü ve adaşı olan “Aziz Bey Hadisesi”de Tanburi Aziz Bey’in ölümünden sonra hikaye başa sarılarak anlatılıyor. Birçok raslantı Aziz Bey’in hayatını şekillendiriyor.
    Aziz Bey’in kişiliği dedesinin ve babasının kişiliğinin bir karmasıdır.Gururludur Aziz Bey ve duyguludur da. Babasına kafa tutup sevdiği kızın ardından Beyrut’a gider, kızdan yüz bulamayınca, dil bilmez, iz bilmez ortalarda kalır. Bir Ermeni ona yardım eder ve Tanbur çalarak hayatını kazanmasını sağlar. Babası Aziz Bey’in tanbur çalmasına oldum olası karşıdır. Ama Aziz Bey’in hayata kalması için tanbur çalması şarttır. Ki bu cümle çok önemlidir.Aziz Bey İstanbul’a döndüğünde annesini ölmüş bulur ve babası tarafından affedilmez. Babası ölenen kadar onu affetmeyecektir.
    Aziz Bey İstanbul’da bir üstad olarak yaşamını sürdürür aynı gece birçok yerde sahne aldığı olur ve bu debdebe salaş meyhanelerde son bulur. Son çalıştığı meyhaneden saygılı bir şekilde kovulmaya çalışsa da hüznü ve gururu buna engel olur ama sonunda yaka paça atıldığında, artık yaşamasına gerek kalmamıştır çünkü Aziz Bey’in hayata kalması için tanbur çalması şarttır.
    Diğer bir “Kadın Hikayeleri Yüzünden” de kendi halinde bir esnaf olan bir adamın, yan dükkana taşınan kız düşkünü esnafla bir akşam felekten gece çalmasıyla başlar.O adamın kadınlarla olan münasebetinden ve eve geç kaldığında karısının yüzündeki merak ve endişeden büyük haz alan adam, her gece yeni senaryolar kurguluyıp, karısını kadınlarla ilişkisi olduğuna inandırır. Bu esnafımızın küçük oyunudur. Ama bu oyun kontrolden çıkınca karısının kendini asmasıyla son bulur;
    “…ama kalbi olan bir kadındı. Ben yok sandım.”
    Soğuktan kurtulmak için bir hamam giren Semavi Bey’in öyküsünün adı “Soğuk Geçen Bir Kış”tır. Semavi Bey karısına o kadar düşkündür ki onu bir saniye yalnız bırakmaz. Lafın gelişi değil gerçekten bir saniye bile yanından ayrılmaz. Artık bu dayanılmaz hale geldiğinde kadın Semavi Bey’e beni hiç bırkamayacak mısın diye sorar, Semavi Bey bin saniye bile deyip aşkını ispat ettiğinde kadının elindeki gaz lambası yere düşer ve kadın alev alır. O günden sonra Semavi Bey ateşe dayanamaz. Isınmak için gittiği hamamda karısına kavuştuğunda bunlar geçmektedir aklından.
    Diğer üç öykü de yukarıda anlatılanlar kadar kaliteli ve okunmaya değer. Bu öyküler bulup okumak sana düşer. Kırmızı Azap, gerçekle kurguyu birbirine karıştırır mesela; Bir Kar Yolcusu kurtlarla garip bir oyun oyanayan adamın aşk öyküsüdür; Mikail’in Kalbi Durdu ise hem aşk hem düşmanlıkla karılmış muzip ve hüzünlü bir öyküdür. Benden bu kadar, gerisi sana kalmış…
  • 392 syf.
    ·8/10
    Okuduğum ilk Elif Şafak kitabı ve oldukça etkileyici bir kitaptı diyebilirim.. başına gelen insanlık dışı bir olay neticesinde hayatı kararan Leyla nın hikayesini ve birbirine tutunan 5 kadim dostunun hikayesini bulacaksınız... her ne kadar kurgu olsa da günümüzde bu hikayedeki olayları çoğu maalesef gerçekleşiyor.. kötü yola düşen insanlar hakkında ön yargılı olmamak adına mutlaka bir şeyler katacaktır okurlara diye düşünüyorum.. hikaye Leyla nın olsa da Ali karakteri de çok güçlü bence.. fazlasını anlatmak spoiler olacağından incelemeyi bitiriyorum. İyi okumalar
  • 288 syf.
    Tarihle pek içli dışlı olmayan bir insan olarak İlber Ortaylı'yı pek tanımıyordum, hala da tanıdığım söylenemez, kendisi için veya ülkemiz için taktir edilen başarıları nelerdir bilmiyorum. Bir konuya veya bir kişiye dair yeterli bilginiz yoksa doğal olarak o kişiyi popülaritenin ortaya çıkardığı yönleriyle tanıyabiliyorsunuz. Önceki yazıma bir şarkı ile başlamıştım o yüzden yazarken aklıma geldi buraya da bir link sıkıştırayım ki ne demek istediğimi anlayın :)).

    Çok Cahilsin Keşke Ölsen: https://www.youtube.com/watch?v=fiaAkf9hcOQ

    Bu sitede kitaplar için yazılan her şeye inceleme diye hitap ediliyor ama benim karalamalarıma inceleme dememek lazım, mesela ben şimdi İlber Ortaylı'ının kitabını incelemiş sayılacağım hahaha. Bu yazarın yazdığı sadece bir "BİR-1" kitap okumuşum, hayat hikayesini vs bir şey bilmiyorum. İlginç bir hayat yaşadığı görülüyor, biraz kıskanmadım dersem de yalan olur. Neyse kitabın içeriğine geçelim...

    Kitabın ismini okuyunca aklıma gelen ilk şey, para kazanmak için yazılmış bir kitap ismine benzediğiydi. Kitabın öyle olduğunu söylemiyorum, hatta yazarın paraya ihtiyacı bile olmayabilir ama demek istediğim illa birisinin çıkıp bize hayat şöyle yaşanır, böyle yaşanmaz demesini istiyoruz veya bekliyoruz. Piyasa da bunun farkında.

    Yeterince yetkin, hayatını bir saniye bile boşa harcamadan, fire vermemiş birisinin çıkıp futbol taktiği verircesine efendim şu olursa 4-4-2 oynayın, bu zorluk gelirse 3-5-2'ye dönün olaylar rahat bir şekilde çözülsün demesini istiyoruz. Böyle istememizin sebebi de gayet açık; hayata bir kere geliyoruz ve hayat gerçekten çok kısa! Çocukluk dönemindeki o boş sıkılmalar dışında zaman yokuş aşağı son sürat ilerliyor. Bunun farkında olmak da insanın seçimlerini sürekli sorgulamasına yol açıyor, acaba öyle mi daha iyi olurdu, böyle mi daha iyi olurdu...vs.

    Kitabın bir söyleşi olduğunu belirtelim, soru cevap şeklinde ilerliyor. Yenal Bilgici soruyor Ortaylı cevaplıyor. İlk bölümde İlber Ortaylı hayatı belirli yaş aralıklarıyla bölümlere ayırıyor ve bu yaş aralıklarında yapılması gereken belli başlı şeyler olduğunu savunuyor. Yani hayatımızda atmamız gereken bazı adımları doğru zamanda atmamızın, hayatımızın geri kalanı için kritik önem taşıdığını ve eğer o adım için geç kalmışsak beklentilerimizin asla tam olarak gerçekleşemeyeceğini savunuyor. Savunuyor diyorum çünkü katılmadığım kısımlar var. Ayrıca savunduğu konuların dayandırıldığı bir temel açıklanmadığı için şahsi fikirler olarak bakmak gerektiğini düşünüyorum. Ki muhtemelen kitabın amacı da budur, yazarın yaşayıp gördüğü şeyleri, hayat hakkındaki düşüncelerini okurlarına anlatmak istemesidir.

    Mesela dil öğrenilecekse 15 yaşına gelene kadar 3 dil öğrenilmesinin şart olduğundan bahsediyor yazar. Bu görüşünün temeli belli, beyin hücrelerinin gençken daha verimli çalıştığı ortada. Çocuklar yeni bilgiler edinmek için ailesinin gözünün içine bakar hep, bilgileri havada kaparlar, farklı şekilde yorumlarlar, ön yargıları düşüktür, daha kolay ezber yaparlar gibi gibi. Ancak savunduğu garip kısım şu, o zamana kadar eğer güzelce öğrenemediyseniz o yaştan sonra da hakkıyla öğrenemezsiniz diyor. Yani nedir bu dil öğrenmenin hakkı? Nasıl bir limit ki bu 15 yaş dolunca tak diye kesiliveriyor. Yaş ilerledikçe zorlukların artacağına eminim, ancak bu şekilde kestirip atmak da bana mantıksız geliyor. Her insanın zihin yapısının aynı olmadığına inanıyorum, imkanların aynı olmadığını söylemeye gerek de yok zaten. Saygın bir yazar olarak anılıyor olmasa bu tip yorumları dikkat çekmek için yapıyor derdim, savunduğu fikirlerin bazıları beni gerçekten şaşırttı doğrusu.

    Kendisinin bir tarihçi olması sebebiyle yorumlarının, tavsiyelerinin, fikirlerinin çoğunun bu süzgeçten geçtikten sonra bize geldiği çok açık. Doğrusu da budur, bir tarihçinin kalkıp da anlamadığı bir konudan tavsiye vermesi kadar saçma bir şey olamaz. Ancak bu durumun kötü yanı da her önerinin her kesime hitap etmemesidir.

    Tavsiyeler demişken kitapta birçok liste var. Ortaylı'nın önerdiği filmler, müzikler, görülmesi gereken yerler-eserler, okunması gereken yazar ve kitaplar. Bu tür yönlendirici kitapları ben seviyorum doğrusu, bazen hayatımda hiç duymadığım bir yazarı-kitabı veya kişiyi araştırma fırsatı buluyorum.

    Kitap hakkındaki incelemelerin bazılarında yazarın sert şekilde eleştiriliyor olmasını gayet iyi anlıyorum, çünkü bazı öneriler bizim gibi çok ciddi bir kesimin asgari ücretle yaşadığı bir ülkede herkese hitap etmiyor. Mesela şu şekilde: "Semerkand'ı, Floransa'yı, Buhara'yı, Roma'yı ve Kudüsü görmeden ölmeyin" Yani benim gibi henüz yurt dışına hiç çıkmamış kişiler bu önerilere ancak gülebilir.(Acı bir şekilde) Neyse google amcaya soralım bakalım, görmedik de demeyelim. Ayrıca bir çocuğun İlber Ortaylı'nın dediği şekilde yetiştirilebilmesi için hem ailesinin çok bilinçli olması, hem mal varlığının yeterli seviyede olması, hem başarılı eğitimcilere ulaşılabiliyor olması, hem de çocuğun sağlığının yeterli olması, belki biraz da şans gibi çok çeşitli etmenlere bağlı. Her ne kadar Ortaylı kendi çabaları sayesinde bulunduğu yerde olduğunu söylese de, göz ardı edilmemesi gereken şeyler bunlar.

    Kitabın başında ömrümüzün bölümlere ayrıldığını söylemiştim, çocukluk-gençlik-yetişkinlik-yaşlılık diyelim bu bölümlere. Bu kısımdan sonra insan kendini nasıl yetiştirmeli, nasıl çalışılmalı, nasıl gezilmeli, okul tercihi nasıl yapılmalı gibi değişik konular hakkında yazarın değişik görüşleri sıralanıyor.

    Kitabın başlarında fikirlerimiz pek uyuşmasa da kitabın ortalarına doğru özellikle ülkemizdeki eğitimin nasıl olması gerektiği ile ilgili bölümlerde Ortaylı'ya kesinlikle katılıyorum. Çok güzel eleştirileri ve eğitim sisteminin nasıl olması gerektiği ile ilgili net fikirleri var. Sadece bu bölüm için değil diğer bölümlerde de sık sık diğer ülkelerde durum nasıl, bizde durum nasıl şeklinde karşılaştırmalar var. İlerleyişin bu şekilde olması da gerçekten güzel. Çünkü ülkemizde bazı insanlar var ki başka ülkeye gidebilse bütün sorunlarının çözülebileceğine inanıyor ancak bu, tek başına pek mantıklı bir bakış açısı değil doğrusu.

    Kitap söyleşi şeklinde ilerlediği için birçok konuda soru soruluyor bunların bazılarına detaylı cevaplar verilebilse de okumayı düşünenler bu kitap için çok derin cevaplar beklememeli. Yani ilerleyiş; bir soru kısa bir cevap, başka bir soru ve yine kısa bir cevap şeklinde ilerliyor. Hayatın her alanına değinmeye çalışan yaklaşık 250 sayfalık bir kitaptan ne kadar derinlik olabilecekse işte o kadar bir beklentiniz olsun. Ayrıca itiraf etmeliyim ki konu bütünlüğü gerçekten güzel sağlanmış, öyle alakasız sorular bir biri ardına gelmiyor yani. Sorular ve bölümler arasında güzel bağlantılar var.

    Biliyorum çok uzun bir yazı oldu ancak bence hayat, üzerinde uzun uzun düşünmeye ve konuşmaya değer bir konu, yoksa neden yaşıyoruz ki? Yazımın başında başkalarının fikirlerine sürekli ihtiyaç duymamızı eleştirdim ancak diğer insanların hatalarından ders çıkarmak, başarılı olanların izlediği yolları denemek de gayet doğal. Sanırım bazı kitaplar da bu sebepten çok satılıyorlar.
  • TÜMDENGELİM SANATI
    Beynin Çatı Katında Yolunu Bulmak:
    Olgulardan Tümdengelim Yapmak Farz edin siz Holmes'sunuz, ben de potansiyel müşteriniz, Maria. Geçtiğimiz yüz küsur sayfadan beri size birtakım bilgiler sunuluyor. Beni oturma odanızda otururken bir süre gözlemleseydiniz de üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri öğrenecektiniz. O yüzden şimdi bir durun ve düşünün. Bir insan olarak benimle ilgili ne biliyor olabilirsiniz bir tartın. Yazdıklarımdan yola çıkarak benimle ilgili vardığınız sonuç nedir? Şimdi olabilecek bütün cevapları tek tek yazmaya kalkışmayacağım ama alın işte sizi afallatacak bir tane: Sherlock Holmes adını ilk kez Rusça duymuştum. Babamın şömine başında okuduğu o hikayeler? Hepsi Rusça çevirileriydi, İngilizce orijinalleri değil. Şöyle ki, Amerika'ya daha yeni gelmiştik ve babamın bize okuduğu kitaplar da, bugün bile hala evdeyken birbirimizle konuştuğumuz dildeydi. Alexandre Dumas, Sir H. Rider Haggard, Jerome K. Jerome, Sir Arthur Canan Doyle: Hepsi adını ilk kez Rusçada duyduğum erkekler. Peki bunun konumuzla alakası ne? Cevabı basit: Holmes olsa benim söylememe gerek kalmadan ne alakası olduğunu anlardı. Elindeki gerçeklerden yola çıkıp araya biraz da son bölümde bahsettiğimiz hayal gücünden katarak hemen bir tümdengelim yapardı. Ve yöntemleriyle de ilk kez Rusçada karşılaşmış olduğumu hemen fark ederdi. Bana inanmıyor musunuz? Bütün unsurlar ortada, yemin ederim. Ve bu bölümün sonuna gelince, siz de Holmes gibi bu unsurları tek tek bir araya getirip, mevcut gerçeklerin tümüne uyum sağlayacak yegane açıklamayı yapabilecek durumda olacaksınız. Dedektifin üst üste defalarca tekrar ettiği gibi: Bütün yollara başvurduktan sonra geriye kalan, ne kadar inanılmaz da olsa, gerçek olandır. Ve böylece sonunda basamakların en cafcaflısına geçiyoruz: tümdengelim. Büyük final. Deli gibi çalışarak geçen bir günün sonunda patlayan havai fişekler. Düşünce sürecinizi nihayet tamamlayıp sonuca varabileceğiniz, kararınızı verebileceğiniz ya da yola çıkarkenki hedefiniz neyse onu yapabileceğiniz an. Her şey bir araya getirilip analiz edildi. Geriye bir tek hepsinin ne anlama geldiğini ve o anlamın sizin için ne ifade ettiğini görmek, ifade edilen şeylerden de mantıklı bir sonuç çıkarmak kaldı. İşte Albayın Ölümü'nde, Sherlock Holmes'un dudaklarından dökülen o ölümsüz satır; bebek işi. "Huylarını bilmek gibi bir avantajım var, sevgili Watson," dedi. "Gideceğin yer yakın olunca yürüyorsun. Uzak bir yere gideceksen mutlaka faytona biniyorsun. Şimdi çizmelerine bakarken, eski olmalarına rağmen, kesinlikle kirli olmadıklarını görüyorum. Dolayısıyla · son günlerde sürekli faytona binmeni gerektirecek kadar meşgul olduğundan eminim." "Mükemmel!" dedim heyecanla. "Bebek işi," dedi. "Bu da, mantıklı düşünen bir kimsenin, yanındakine son derece olağanüstü gelen bir cevapla ortaya çıktığı anlardan biri. Sebebi de çok basit, sırf öteki, tümdengelimin temelini oluşturan ufak ayrıntıları en başında gözden kaçırdığı için." Peki tümdengelimin aslında ortaya koyduğu şey nedir? Tümdengelim, beyninizin çatı katının son hamlesidir. Önceden biriktirdiğiniz tüm elemanları resmin tamamına anlam kazandıran, birbirine bağlı tek bir bütün halinde bir araya getirirsiniz. Beyninizin çatı katı, muntazam bir şekilde biriktirdiklerini size sırasıyla teslim eder. Holmes'un tümdengelimden kast ettiği şeyle, genel mantığın kabul ettiği tümdengelim aynı şey değil. Tümdengelim, genel bir prensipten yola çıkarak spesifik bir sonuca ulaşmaktır. Mesela bunun en ünlü örnekleri de şunlar olabilir: Her insan ölümlüdür. Sokrates bir insandır. Sokrates ölümlüdür. Ama Holmes'a göre bu, sonuca varmak için kullanılabilecek olası yollardan sadece biri. Fakat onun gözünde tümdengelim dendiği zaman işin içine birden fazla muhakeme şekli giriyor. Önemli olan tek şey, bir gerçekten yola çıkıyor olmanız ve alternatifleri eleyerek sonunda mutlaka doğru sonuca ulaşmanız.· İster bir suçu çözmeye çalışırken, ister bir konuyla ya da kendinizle ilgili bir karar alırken olsun, süreç temelde aynıdır. Bütün gözlemlediklerinizi -yani saklamaya ve çatı katınızın mevcut yapısına dahil etmeye karar verdiğiniz ve çoktan üzerinde kafa patlatıp hayal gücünüzle birlikte yeniden şekillendirdiğiniz şu çatı katı içeriğini- alır ve hiçbir şeyi atlamadan hepsini en baştan bir sıraya koyup, hem yaptığınız gözlemlerin tümüyle uyumlu hem de ilk sorunuza cevap veren olası yanıt hangisi, ona bakarsınız. Ya da Holmescu deyiş, muhakeme zincirinizi şöyle bir önünüze açar ve geride (inanılır ya da inanılmaz olması bir kenara) gerçek yanıt kalana kadar bütün olasılıkları tek tek denersiniz. Holmes bakın şöyle diyor bize: "Bu süreç imkansız olan her şeyi elediğini varsaydığın an başlar. Ondan sonra geriye kalan, ne kadar inanılmaz da olsa, gerçek olmak zorundadır. Geriye pekala birden fazla açıklama da kalmış olabilir. O zaman da yapılacak şey, birinden biri yeterince ikna edici olduğunu kanıtlayana dek hepsini tek tek test etmektir." İşte bu, bizim tümdengelim dediğimiz şey. Holmes'un deyimiyle de, "sistematize edilmiş sağduyu." Fakat sağduyu dediğiniz, öyle sandığınız kadar apaçık ya da genel bir kavram değil. Mesela Watson ne zaman Holmes'u taklit etmeye çalışsa, her seferinde çuvallıyor. Ve bu çok doğal. Şu ana kadar attığımız her adım doğru olsa bile, bizi son anda yoldan çıkarmasına engel olmak için Watson Sistemi'ni son bir kez daha geri püskürtmek zorundayız. Tümdengelim neden göründüğünden çok daha zor? Watson niçin dostunun izinden gitmeye çalıştığı her seferinde bu kadar sık çuvallıyor? Sıra son muhakemeye geldiğinde ne bize engel oluyor? Açık düşünmek için ihtiyacımız olan her şey elimizin altındayken neden genelde bunu başaramıyoruz? Aynı hatayı üst üste defalarca yapan Watson'ın aksine bizi bu kördüğümden kurtarıp adam gibi sonuçlar çıkarmamıza yardımcı olacak Holmes Sistemi'ni kullanabilmek için bütün bu zorlukları nasıl alt edebiliriz?
    Doğru Tümdengelimin Zorlukları: Direksiyon Başındaki İç Masalcımız Adı çıkmış bir hırsız üçlüsü, Abbey Çiftliği'ne, Kent'teki en zengin adamlardan biri olan Sir Eustace Brackenstall'un malikanesine göz koyuyor. Bir gece, herkesin uykuda oldugunu varsayan üç adam, sinsice yemek salonunun penceresinden eve giriyor. On beş gün önce soyup soğana çevirdikleri, yine aynı güzergahtaki diğer ev gibi bu lüks malikaneyi de ellerinden geldiğince yağmalamak için hazırlar. Ancak, Lady Brackenstall'un odaya girmesiyle bütün planları bir anda altüst oluyor. Kadının başına çabucak vurup, onu yemek masasındaki sandalyelerden birine bağlıyorlar. Tam her şey yolundaymış gibi dururken, duyduğu tuhaf seslerin nereden geldiğini araştırmaya çıkan Sir Brackenstall giriyor içeri. Maalesef o eşi kadar şanslı değil: Başına demir maşayı yiyip yere yığılıyor. Ama bayıldığı için değil, ölüyor. Üç hırsız çabucak raflardaki gümüşleri topluyor ama işledikleri cinayetin şokuyla çok bir şey yapamayıp evden çıkıyorlar. Çıkmadan önce de sinirlerini yatıştırmak için kendilerine bir şişe şarap açıyorlar. Ya da en azından olayın tek canlı şahidi Lady Brackenstall'un verdiği ifadeye göre böyle oluyor ama aslında Abbey Çiftliği Vakası'nda göründüğü gibi olan çok az şey var. Hikaye yeterince doğru gibi duruyor. Evin hizmetçisi Teresa, hanımefendisinin verdiği ifadeyi doğruluyor ve ortada olan tüm deliller hadisenin kadının anlattığı şekilde geliştiğini gösteriyor. Fakat tüm bunlara rağmen Sherlock Holmes'un aklına yatmayan bir şeyler var. "İçgüdülerim bana bu işte bir terslik olduğunu söylüyor," diyor Watson'a. "Yanlış ... Hepsi yanlış. Yemin ederim, yanlış." Sonra da başlıyor olası kusurları sıralamaya. Bunu yaparken de tek tek ele alındığında tamamen mantıklı gibi duran bütün detaylar, bir aradayken hikayenin doğruluğuna gölge düşürmeye başlıyor. Fakat Holmes, ancak sıra şarap kadehlerine gelince kesinlikle haklı olduğunu anlıyor. "Ve şimdi bütün bunların üstüne bir de şarap kadehleri ekleniyor," diyor arkadaşına. "Onları gözünün önüne getirebiliyor musun? " "Evet, hepsini gayet net görüyorum." "Bize dendi ki, ,. üç adam da şarap içmiş. Sence bu mümkün müdür? " "Neden olmasın? Üç kadehte de şarap vardı." "Aynen ! Ama tortu tek bir kadehte vardı. Bunu sen de fark etmiş olmalısın. Peki bu aklına neyi getiriyor? " "Doldurulan son kadehte tortu kalmasının doğal olduğunu." "Hiç de bile. Bir kere şişe tortu doluydu. Dolayısıyla üçüncü bardak tortu içindeyken, diğer ikisinin temiz olması çok mantıksız. Ve bu durumun iki açıklaması olabilir. Sadece iki. Birincisi, ya ikinci kadehi doldurduktan sonra şişeyi deli gibi salladılar ki bütün tortu üçüncü kadehe denk geldi ... Gerçi bu da pek inanılır gelmiyor bana. Hayır, hayır. Haklı olduğuma eminim." "Peki o zaman önerin nedir? " "Sadece iki kadeh kullanıldı. O kadehlerde kalan tortu da, içeride üç kişi olduğu izlenimini yaratmak için üçüncü kadehe döküldü." Watson şarabın fiziğinden ne anlar? Bence bir şey anladığı yok ama Holmes ona tortuyla ilgili soru sorduğunda hemen cevabı yapıştırıveriyor: Son doldurulan kadeh o olmalı. Şimdi mantık yeterince doğru gibi ama tamamen farklı bir kaynaktan geliyor. Bahse varım Watson, kadeh konusunu Holmes ona soruncaya kadar durup ikinci kez düşünmemiştir. Ama yine de büyük bir sevinçle, arkadaşının sorusuna karşılık gayet mantıklı bir yanıt veriyor. Watson, ne yaptığının aslında farkında bile değil ve Holmes onu durdurmasa, bu gerçeğe iyice tutunup onu orijinal hikayenin doğruluğuna dair bir kanıt olarak savunacak. Hikayenin kumaşındaki potansiyel bir gedik olarak değil. Holmes'un yokluğunda, Watson'ın masalcı yaklaşımı doğal ve içgüdüsel olan. Ve yine Holmes'un ısrarcılığının yokluğunda, sürekli bir hikaye yazma, yalan yanlış, hatta tamamen gerçekle alakasız hikayeler anlatma arzumuza karşı koymak gerçekten çok zor. Basitliği hepimiz severiz. Somut nedenler hoşumuza gider. Sebepler hoşumuza gider. Sezgisel his uyandıran şeyleri severiz (ki bazen hislerimizde de yanılabiliriz). Madalyonun öteki yüzüne bakarsak da, bu basitliğin ve nedensel somutluğun önüne çıkan her etkenden nefret ederiz. Belirsizlik, şans, rasgelelik, doğrusal olmayış ... Bütün bu unsurlar, bir şeyi çabuk ve (görünürde) mantıklı bir şekilde izah edebilme yeteneğimizi tehdit ederler ve bu yüzden de, her fırsatta onları elemek için elimizden geleni yaparız. Mesela kadehlerin berraklığında bir farklılık varsa, en çok tortu içeren kadehin en son doldurulan kadeh olduğunu düşünürüz. Ya da ne bileyim, ardı ardına basket atan birini görünce hemen deriz ki, adam şanslı gününde (şanslı gününde olma yanılgısı). Her iki örnekte de, yaptığımız gözlemlerin çok azından faydalanarak bir sonuca varıyoruz. Kadeh örneğinde, tek bir şişeye güveniyoruz, farklı bir durumda, başka bir şişeyle ne olur, hiç düşünmüyoruz. Basketbol örneğinde, herhangi bir oyuncunun oyunundaki esas değişkenlere güvenmek yerine, ki buna uzun vadeli dönemler de dahil, yalnızca kısa döneme güveniyoruz (küçük sayılar kanunu). Ya da başka bir örnek daha verelim, mesela yazı-tura atarken birkaç kere üst üste yazı geldiyse, artık tura gelmeye başlar diye düşünürüz (kumarbaz yanılgısı). Uzun vadede bakıldığında kısa sekansların ille de yarı yarıya dağılım göstermek gibi bir zorunluluğu olmadığını unutuyoruz. Bir şeyin neden olduğunu açıklarken ya da bir olayın muhtemel sebebine karar verirken, içgüdülerimiz bizi genelde yanlışa sürükler çünkü bizler her şeyin gerçekte olduğundan daha kontrol edilebilir, öngörülebilir ve üstünkörü de olsa belirgin olmasını isteriz. Ve işte bu tercihlerimiz, düşünürken fark etmeden yaptığımız hataların kökenini oluşturur. Holmes'un deyimiyle verilerin ötesinde ve hatta bazen de verilerin aksine iddialarda bulunup doğru olmayan çıkarımlar yaparız. Bir şeyler "mantıklı geldiğinde" onları başka gözle görmek inanılmaz zordur. W. J. Dünya Savaşı'ndan dönmüş bir gaziydi. Girişken, etkileyici ve espriliydi. Ayrıca ağır bir sara hastasıydı. Öyle ki, 1960'ta son derece radikal bir beyin ameliyatı olmaya karar verdi. Beynin sağ ve sol yarımküresinin arasında bulunan ve iki yarımkürenin birbiriyle iletişim kurmasını sağlayan doku -yani korpus kallosurİı- kesilecekti. Geçmişte, bu tarz bir tedavinin sara nöbetleri üstünde büyük bir etkisi olduğu gözlemlenmişti. Eli kolu tutmayan hastalar, bir anda nöbetsiz bir yaşam sürer olmuştu. Fakat beynin doğal bağlantısallığında böylesi radikal bir değişimin bir bedeli var mıydı? W. J.'in ameliyat olacağı dönemde bu sorunun cevabını bilen kimse yoktu. Fakat, hemisferik iletişim üzerinde yaptığı çalışmayla tıp alanında Nobel Ödülü kazanacak olan nörobilimci Roger Sperry, bir bedeli olabileceği kanısındaydı. En azından hayvanlarda, korpus kallosumun hasarlanması iki yarımkürenin birbiriyle iletişim kuramaması demekti. İki yarımküre birbirlerinden tamamen bihaber haldeydi. Peki bu denli etkin bir izolasyon insanlarda da meydana gelebilir miydi? Yaygın kanıya göre bu sorunun cevabı koca bir hayırdı. İnsan beyni, hayvan beyni değildi. Bir kere insan beyni çok daha komplike, çok daha zeki, çok daha gelişmişti. Ve bunun en büyük kanıtı, bu ameliyatı geçiren ve hiçbir işlevini kaybetmeyen hastalardı. Bu ameliyatın frontal lobotomiyle bir alakası yoktu. Ameliyattan çıkan hastalarda IQ da, muhakeme becerisi de bol miktarda mevcuttu. Konuşma becerileri normaldi. Yankılanan kanı sezgisel ve doğru görünüyordu. Ama tabii ki yanlış şekilde yankılanıyordu. Kimse bu kanıyı bilimsel olarak test etmenin bir yolunu bulamamıştı: Doğruluğu kanıtlanmış gerçeklerin desteğinden yoksun bir temele dayandırılmış Watson tipi bir hikayeydi. Ta ki, Holmes'un bilimsel bir dengi resme dahil olana kadar: Sperry'nin laboratuvarındaki genç nörobilimci, Michael Gazzaniga. Gazzaniga, belirli zaman aralıklarıyla görsel uyarılar üreten ve daha da önemlisi bunu her iki gözün sağ ve sol kenarlarına ayrı olarak uygulayabilen (görüntülerin bu şekilde yandan sunulması, bilginin sadece iki yarımküreden birine gittiği anlamına geliyordu), takistoskop adında bir alet kullanarak, Sperry'nin korpus kallosumda meydana gelen hasarın iki beyin yarımküresi arasındaki iletişimi engelleyeceğiyle ilgili teorisini test etmek için bir yol buldu. Gazzaniga, ameliyattan sonra W. J.'yi test ettiğinde, ortaya çıkan sonuçlar çarpıcıydı. Haftalar önce yaptığı testte fırtınalar estiren adam artık sol görsel sahasına sokulan tek bir objeyi dahi tarif edemiyordu. Gazzaniga, sağ görüş alanında bir kaşık resmi çaktığında W. J. çabucak onun ne olduğunu söylüyor ama aynı resmi sol yandan gösterdiğinde hasta bir anda, özetle, kör oluyordu. Gözlerinde işlevsel olarak hiçbir sıkıntı yoktu fakat ne gördüğünü kelimeye dökebiliyor, ne de gördüğü şeyi hatırlıyordu. Peki ne oluyordu? W. J., Gazzaniga'nın sıfırıncı hastasıydı. Onun başını çektiği, baş harfleriyle simgelenen uzun bir isim listesi hep aynı yöne işaret ediyordu: Beynimizin iki yarısı birbirine eşit olarak yaratılmamıştır. Bir bakıma her iki yarımküre de görsel verilerin işlenmesinde görevli olsa bile, ana sorumluluk bir yarıya ait. Shel Silverstein'ın resmini hatırlarsanız, bu, ufacık bir pencereyle dış dünyaya açılan yarı. Fakat beynin öteki yarısı sadece bildiğini kelimelere dökmekten sorumlu, yani bir merdivenle evin geri kalan kısmına erişen oda. İki kısım birbirinden ayrılınca onları bağlayan köprü de ortadan kalkıyor. Tek taraf için mevcut olan bir bilginin varlığı öteki taraf için geçerli olmayabilir. Böylece beynimizde kendi deposuna, içeriğine ve hatta bazı durumlarda kendi yapısına sahip iki ayrı çatı katımız oluverir. Ve işte tam bu noktada işler iyice alengirli bir hal alıyor. Mesela böyle birinin sol gözünün kenarından bir tavuğun pençesini gösterip (ki bu da resim sadece beynin sağ yarımküresi -pencereli, görsel olan- tarafından işlenecek demek), sağ gözünün kenarından da karlı bir garaj yolu gösterir (ki bu da resmin sadece -iletişimi sağlayan merdivenin olduğu- sol yarımküre tarafından işleneceği anlamına geliyor) ve sonra da ondan gördüğüne en yakın olan resmi işaret etmesini isterseniz, iki el de ayrı şeyleri işaret eder: (Soldan gelen veriye bağlı olan) sağ el, bir küreği işaret ederken, (sağdan gelen veriye bağlı olan) sol el bir tavuğu gösterecektir. Şimdi ona bir de neden bu resimleri gösterdiğini sorun, kafasının karışması yerine size anında mantıklı bir açıklamada bulunacaktır: Kümesi temizlemek için kürek lazım. İşte beyni, ellerindeki çelişkiden akla yatkın bir anlam çıkaran koca bir hikaye yazmış. Halbuki gerçekte, bütün bu çelişkinin altında en başta gösterilen o iki sessiz resim yatıyor. Gazzaniga, beynin sol yarımküresine, doğal ve içgüdüsel bir şekilde sürekli sebep ve açıklama arayışıyla hareket eden, sol-beyin yorumlayıcı diyor. Herhangi bir açıklaması olmayan, ya da olsa bile en azından bizim beyinlerimiz için halihazırda bulunmayan şeylerde bile aynı arayış devam ediyor. Fakat bu yorumlayıcı aslında çok mantıklı şeyler söylese bile çoğu zaman fena yanılıyor. Watson'ın şarap kadehleri de bunun en uç örneklerinden biri. Ayrık-beyin hastaları, hikayelerle kendimizi kandırmakta, mantıklı olsa bile gerçekle uzaktan yakından alakası bulunmayan açıklamalar yaratmakta ne kadar maharetli olduğumuzun aslında en iyi bilimsel kanıtlarından biri. Fakat bu şekilde davranmak için ille de korpus kallosumumuzun alınmasına gerek yok. Biz zaten kendiliğimizden sürekli bunu yapıp duruyoruz. Yaratıcılıkla ilgili olan şu sarkaç çalışmasını hatırladınız mı? Hani şu deneklerin, deneyci, kordonlardan birini rastgele sallandırdıktan sonra problemi çözdüğü deney? Deneklere çözümü nereden akıl ettikleri sorulduğunda, bir sürü sebep sunmuşlar. "Geriye bir o kalmıştı." "Ucuna bir ağırlık bağlarsam kordonun öteki tarafa doğru sallanacağını fark ettim." "Olayı bir halata tutunup bir derede karşıdan karşıya geçmek gibi düşündüm." "Gözümün önüne daldan dala sallanan maymunlar geldi." Hepsi yeterince mantıklı. Hiçbiri doğru değil. Deneycinin yaptığı ufak hileden bahseden kimse yok. Hatta işin aslı açıklandıktan sonra bile deneklerin üçte ikisi, bunu görmediklerinde ısrar etmeyi sürdürmüş, çözümlerinin üzerinde hiçbir etkisi olmadığını iddia etmişler. Hem de çözüme ipucu verildikten ortalama kırk beş saniye sonra ulaşmış olmalarına rağmen. Dahası etki altında kaldığını itiraf eden üçte birlik kesimin bile yanlış açıklamalara karşı meyilli olduğu anlaşılmış. Tuzak olarak, çözüm üzerinde hiçbir etkisi bulunmayan, ikinci bir ipucu verildiğinde (pensenin kablonun ucuna sarılması), onları çözüme İten şeyin, onlara gerçekte yardımcı olan ilk değil de bu ikinci ipucu olduğunu öne sürmüşler. Zihinlerimiz sürekli birbiriyle alakasız elemanları bir araya getirip onlardan bütünleyici bir hikaye çıkarır. Bir şeyin sebebi olmazsa rahat edemeyiz. Dolayısıyla beyinlerimiz, bizden izin almadan kendi başına öyle ya da böyle bir neden çıkarır ortaya. Şüpheye düştüğümüzde, beyinlerimiz kendine en kolay yolu seçer. Çıkarımlardan genellemelere kadar muhakeme sürecinin her aşamasında da aynı kolay yoldan devam eder. W. J., Watson'ın şarap kadehleriyle yaptığı şeyin yalnızca daha ekstrem olan bir örneği. Her iki örnekte de spontane gelişen bir hikaye kurgulama ve ardından da sözde bütünleyici oluşundan başka hiçbir dayanağı bulunmamasına rağmen bu hikayeye karşı katı bir inanç söz konusu. İşte bu, bir numaralı tümdengelim problemi. Bütün malzemeler önümüzde hazır, alınmayı bekliyor bile olsa, bilerek ya da bilmeyerek bir kısmını göz ardı etme olasılığımız da ayrı bir gerçek. Hafıza kesinlikle kusursuz değildir ve değişime, etki altında kalmaya son derece açıktır. En başında son derece doğru olan gözlemlerimiz bile sonunda hatırladıklarımızı ve buna bağlı olarak da tümdengelim muhakememizi sandığımızdan çok daha fazla etkileyebilir. İster boyutundan ötürü (belirginlik), isterse sırf oldu diye (yakın zamanda gerçekleşme) veya tamamen konuyla alakasız şeyler düşündüğümüz için dikkatimizi çeken bir şey olduğunda, muhakememizi çok fazla etkilemesin ve doğru bir tümdengelim için şart olan diğer detayları bize unutturmasın diye dikkatli olmak zorundayız. Ayrıca, cevap verdiğimiz sorunun başlangıçta sorduğumuz, baştaki hedeflerimiz ve motivasyonumuz tarafından bildirilen sorunun aynısı olduğundan da emin olmak zorundayız. Artık düşünce sürecinin sonuna yaklaştığımız için bize bir şekilde daha münasip, anlaşılır ya da kolay gelen bir soruyu yanıtlıyor olmamalıyız. Lestrade ve diğer dedektifler, bütün deliller aksini gösterirken bile neden inatla yanlış adamları hapse atmaya devam ediyor? Elle tutulur yeri kalmadığını göremiyormuş gibi neden inatla asıl hikayelerini zorlamayı sürdürüyorlar? Aslında cevap çok basit. İçimize ilk doğanın yanlış olduğunu itiraf etmeyi sevmeyiz ve bunu itiraf etmek yerine sezgilerimize ters düşen şeyleri görmezden gelmeyi yeğleriz . Hatalı tutuklamaların Canan Doyle'un dünyasının dışında da bu kadar yaygın olmasının nedeni bu olsa gerek. Tek bir hata ya da bizim o hatalara verdiğimiz isimler, genel olarak fikrin kendi kadar mühim değil: Genelde bilinçli çıkarımlar yapmayız ve bir şeyin üzerine cila çekip direkt sonuca atlama arzusu bitiş çizgisine yaklaştıkça daha da güçlenir. Kendiliğimizden ürettiğimiz hikayeler o kadar büyüleyicidir ki, onları görmezden gelmek ya da aksini iddia etmek bize zor gelir. Bize yegane yanıta ulaşana kadar bütün alternatifleri tek tek irdelememizi, önemli olanı ikincil olandan, olası olmayanı imkansız olandan ayırmamızı dikte eden sistematize edilmiş Holmes sağduyusunun önüne set çeker. · Ne demek istediğimizi basit bir örnekle açıklamak için şu aşağıda verdiğim sorulara bir bakın. Sizden aklınıza gelen ilk cevabı bir kenara yazmanızı istiyorum. Hazır mısınız? 1. Bir beyzbol sopasıyla bir tane topun maliyeti toplamda 1,10$. Sopa toptan 1,00$ daha pahalı. Topun fiyatı nedir? 2. 5 makine 5 dakikada 5 parça üretiyorsa, 100 makinenin 100 parça üretmesi ne kadar sürer? 3. Bir gölün üzerinde küçük bir nilüfer öbeği var. Bu öbeğin büyüklüğü her gün iki katına çıkıyor. Bütün gölün nilüferle kaplanması 48 gün sürüyorsa, nilüferlerin gölün yarısını kaplaması kaç gün sürer? Az önce Shane Frederick'in Bilişsel Yansıma Testi'ne (CRT-Cognitive Reflection Test) katılmış oldunuz. Sizin de çoğu insandan bir farkınız yoksa muhtemelen şu cevaplardan en az birini yazmış olmanız gerek: birinci soru için 0,10$; ikinci soru için 100 dakika ve üçüncü soru için 24 gün. Ve bu cevapların hepsi yanlış. Fakat yanlış cevabı vermiş olsanız bile sanmayın ki yalnızsınız. Bu sorular Harvard'lı öğrencilere sorulduğunda doğru cevap ortalaması 1,43'müş. (Öğrencilerin yüzde 57'si ya sıfır ya da sadece bir doğru cevap verebilmiş.) Princeton'da da hikaye aynı: 1,63 doğru ortalaması ve sıfır ya da bir tane doğru cevap bilen yüzde 45'lik bir kesim. Hatta MIT'de bile skorlar mükemmel olmaktan çok uzakta: Ortalama 2,18 doğru, neredeyse çeyreğe yakın, yüzde 23'lük bir kesim de ya hiç ya da bir tane doğru bilmiş. Bu "basit" problemler anlayacağınız hiç de ilk bakışta göründükleri kadar apaçık değiller. Doğru cevaplar ise şöyle: 0,05$, 5 dakika ve 47 gün. Eğer kendinize bir dakika ayırıp düşünürseniz, cevapların nereden geldiğini de göreceksiniz. Hatta kendi kendinize, Tabii ya, bunu nasıl kaçırmışım? bile diyebilirsiniz. Basit. Bizim emektar Watson Sistemi bir zafere daha imza attı. En baştaki cevaplar içgüdüsel olarak insanı cezbeden, durup bir dakika düşünmediğimiz takdirde çabucak, kendiliğinden aklımıza geliveren cevaplar. Hemen bazı elemanların belirginliğine aldanıp (ki bu elemanlar özellikle göze çarpacak şekilde, kasıtlı olarak ayarlanıyor), bütün elemanları adil ve doğru bir biçimde değerlendirmeyi atlıyoruz. Akıllı stratejiler (kısaca; iki soru birbirine benzediği için anlaşılır olan soruyu, daha zor ve zaman alıcı bir alternatifle değiştirmek) yerine, dikkatsiz, motamot stratejilere başvuruyoruz. Özetle, aklımıza gelen ilk cevaptaki bir unsuru devam ettirip, mevcut problemi çözmemiz için gereken asıl doğru stratejiyi bulmaya çalışmıyoruz. Zira sonradan aklınıza gelecek olan o ikinci cevaplar için Watson Sistemi'nin atik yanıtlarını bastırıp Holmes'un konuya bir el atmasına izin vermeniz lazım. Holmes Sistemi'nin düşünmesine, ilk sezgimize mani olarak onu doğru şekilde düzeltmesine izin vermemiz gerekiyor. Fakat özellikle de en başta gereken düşünme kısmı bizi yorduğu için bu yönteme başvurmak için pek de can atmıyoruz. Baştan sona kadar aynı motivasyon ve farkındalıkla hareket etmek gerçekten çok zor. Dümeni Watson'a bırakıp bilişsel kaynaklarımızı muhafaza etmeye başlamaksa çok daha kolay. CRT, gerçek hayatta karşılaştığımız problemlerden çok uzakmış gibi dursa da, mantık ve tümdengelimin devreye gireceği birçok durumda ortaya koyacağımız performansa son derece dikkat çekici bir ayna tutuyor aslında. Hatta bu testin sonuçları, bilişsel yetenek, düşünme eğilimi ve yürütme fonksiyonu gibi ölçümlere göre çok daha belirleyici. Şu üç soruda sergilenen iyi bir performans, yaygın birçok mantık hatası karşısında kişinin dirençli olduğunu gösteriyor. Ki bu durumu da bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, kişinin mantıklı düşünme temellerine bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Hatta CRT, bölümün başında gördüğümüze benzer şekilsel tümdengelim problemleri -Sokrates'li olan- karşısındaki mantık yürütme becerimizi de öngörebiliyor. Mesela bu testte başarısız olduysanız; bütün canlılar su isterse ve güller de su istiyorsa, o halde güller de canlıdır deme ihtimaliniz çok yüksek. İhtiyaç duyduğunuz tüm ipuçları önünüze dizilmiş vaziyette olsa bile hemen sonuca atlamak, mantıklı hikayeler yerine seçici hikayeler yazmak son derece yaygın bir gerçek (ama birazdan göreceksiniz, tamamen kaçınılabilir bir durum). Asıl sıradışı olan, son ana kadar her şeyi tek tek mantık süzgecinizden geçirip, sürecin sonlarına doğru savsaklamamak. Bir kere mantığın en basit dışavurumundan bile keyif almayı öğrenmemiz lazım. Harcanan onca emekten sonra tümdengelimi sıkıcı veya aşırı basit olarak değerlendirmememiz lazım. Ve işte bu, hakikaten zor bir görev. Akgürgenlerin Esrarı'ndaki giriş cümlesinde Holmes bize şöyle bir hatırlatmada bulunuyor: "Sanatı, sırf sanat olduğu için seven biri, sanatın en basit, en önemsiz dışavurumundan bile büyük keyif alır ... Eğer sanatımın tam anlamıyla hakkını vermek istiyorsam, bunun nedeni kişisel değil. Bu beni aşan bir şey. Suç dediğin evrenseldir. Mantık ise nadir." Peki niye? Mantık sıkıcıdır. Herhalde bu kadarını çoktan anladığımızı düşünüyoruz. Ve işte asıl gerçek mücadele de bu yerleşmiş fikri aşabilmenin altında yatıyor. Önemli Olanla İkincil Olanı Birbirinden Ayırmayı Öğrenmek Peki çıkarım yaparken doğru yolda ilerlediğinizden, daha en başından muhteşem bir şekilde yoldan çıkmadığınızdan nasıl emin olursunuz? Bu durumu nasıl güvence altına alırsınız? Sherlock Holmes, Albayın Ölümü'nde, Watson'a yeni bir vakayı, Albay James Barclay cinayetini anlatıyor. Bulgular gerçekten de ilk bakışta hayli enteresan görünüyor. Barclay ve eşi Nancy'nin, oturma odasında kavga ederken sesleri duyulmuş. Çiftin mutlu bir birlikteliği olduğu için bu kavga bile zaten tek başına ayrı bir olay. Fakat olayı asıl şaşırtıcı kılan, hizmetçinin salon kapısını kilitli halde bulması ve kapıyı çaldığında içeriden hiç ses gelmemesi. Bunun üstüne bir de defalarca kulağına çalınan şu isim var - David. Son olarak, en çarpıcı bulgu da şu: Bir şekilde Fransız pencerelerden içeri girmeyi başaran faytoncu hiçbir yerde anahtar bulamıyor. Hanımefendi baygın bir halde koltukta yatmış, beyefendi de kafasının arkasında bir kesik, yüzünde de korku dolu bir ifade, ölü olarak yere yığılmış. Ve kilitli kapının anahtarı ikisinin de üstünde değil. Peki bütün bu parçalardan çıkacak anlam nedir? Holmes, "Bütün bilgileri topladıktan sonra, şöyle birkaç pipo eşliğinde onların üstünden geçip, ikincil olanla önemli olanı birbirinden ayırmaya çalıştım," diyor doktora. Ve işte bu doğru bir tümdengelimin ilk adımıdır: Vereceğiniz hüküm için önem teşkil edenle ikincil olan faktörleri birbirinden ayırmak ve kararınızda yalnızca ana etkenlerin rol oynadığından emin olmak. Bill ve Linda adında iki insan hakkında yapılan şu tarifleri bir değerlendirin. Tariflerden sonra çeşitli meslek ve hobilerin yer aldığı bir liste geliyor. Sizin göreviniz ise, Linda ve Bill'le ilgili verilen tarifi en iyi temsil edecek şekilde listeleri sıraya koymak. Bili otuz dört yaşında. Zeki ama hayal gücünden yoksun. Takıntılı ve genel olarak yaşam sevinci yok. Okulda en iyi dersi matematikti ama sosyal derslerde zayıftı. Bill hobi niyetine poker oynayan bir hekim. Bill bir mimar. Bill bir muhasebeci. Bili hobi niyetine caz müziği yapar. Bili bir gazeteci. Bili hobi niyetine caz müziği yapan bir muhasebeci. Bili hobi niyetine dağcılıkla ilgilenir. Linda otuz bir yaşında. Bekar, dobra ve çok zeki. Felsefe dalında yüksek lisans yapmış. Öğrencilik yıllarında ayrımcılık ve sosyal adalet konularıyla yakından ilgiliymiş ve ayrıca nükleer-karşıtı gösterilerde de yer almış. Linda bir ilkokul öğretmeni. Linda bir kitapçıda çalışıyor ve yoga derslerine gidiyor. Linda feminist hareketinde aktif biri. Linda kamuda çalışan bir psikiyatrist. Linda Kadın Seçmenler Ligi'nin bir üyesi. Linda bir bankada gişe memuru. Linda bir sigorta mümessili. Linda bir bankada gişe memuru ve feminist hareketinde aktif biri. Kendi sıralamanızı yaptıktan sonra, şimdi özellikle şu cümle çiftlerine bir bakın: Bili hobi niyetine caz müziği yapar ve Bili hobi niyetine caz müziği yapan bir muhasebeci. Linda bir bankada gişe memuru ve Linda bir bankada gişe memuru ve feminist hareketinde aktif biri. Bu çiftlerdeki hangi cümleye daha yüksek olasılık verdiniz? Bahse girerim, her ikisinde de en son seçeneğe vermişsinizdir. Eğer öyleyse, siz de çoğunluktasınız ve büyük bir hataya düşmüşsünüz. Bu egzersiz aynen Amos Tversky ve Daniel Kahneman'ın şu anda anlatmaya çalıştığımız şeyi örneklemek için 1983 yılında hazırladıkları bir yayından alındı: Konu, önemli detaylarla önemsizleri birbirinden ayırmak olunca maalesef pek de matah bir başarı sergilemiyoruz. Araştırmacıların denekleri, aynı listelerle karşı karşıya kaldıkları zaman, demin sizin de düştüğünüzü söylediğim hatanın aynısını üst üste defalarca tekrarlamışlar. Yani Bill'in hobi niyetine caz müziği yapan bir adamdan ziyade hobi niyetine caz müziği yapan bir muhasebeci, Linda'nın da bankada gişe memuru olmak yerine feminist bir gişe memuru olmasının daha yüksek ihtimalli olduğunu öne sürmüşler. Mantıken baktığınızda aslında hiçbiri anlamlı değil: İki parçadan oluşan bir cümle grubu, onu bir araya getiren parçalardan daha mantıklı olamaz. Zaten en başında Bill'in caz müziği yapmasına, Linda'nın da bankada gişe memuru olduğuna ihtimal vermediyseniz, sırf Bill bir muhasebeci, Linda da bir feminist olabilir diye düşündüğünüz için ilk hükmünüzü değiştirmemelisiniz. İhtimal vermediğiniz bir olgu veya bir olay, ihtimal verdiğiniz bir şeyle birleşince bir anda mucizevi bir şekilde ihtimal kazanmaz. Ve yine de katılımcıların yüzde 87'si Bill'in senaryosu, yüzde 85'i de Linda'nın senaryosu için aynen bu hükmü vermiş ve bu süreçte de şu meşhur çakışma yanılgısına düşmüş. Hatta sınırlı sayıda seçenek varken bile aynı hatayı yapmışlar: birbiriyle ilişkili yalnızca iki seçenek sunulduğunda bile (Linda bir bankada gişe memuru ve Linda feminist bir gişe memuru) katılımcıların yüzde 85'i, hala ikili cümleye, tekli örnekten daha fazla ihtimal vermiş. Hatta insanlara cümlelerin ardında yatan mantık izah edildiğinde bile vakaların yüzde 65'inde doğru olan kapsamsal mantık (feminist gişe memurları, gişe memuru sınıfında yer alan spesifik bir altküme, dolayısıyla Linda'nın feminist bir memurdansa sadece sıradan bir banka memuru olma olasılığı daha yüksek) yerine tercihlerini yanlış olan benzeşim mantığından (Linda feminist birine benziyor, o yüzden bence onun feminist bir gişe memuru olma olasılığı daha yüksek) yana kullanmışlar. Hepimizin karşısına aynı bilgi ve özellikler çıkarılabilir ama onlardan çıkardığımız sonuçlar ille de birbirinin aynı olmak zorunda değildir. Beyinlerimiz olayları bu tarz bir ışık altında değerlendirmeye uyumlu değil. Dolayısıyla burada yaptığımız hatalar da aslında oldukça mantıklı. Konu şans ve olasılık olunca, naifçe mantık yürüten insanlara dönüşme eğilimindeyiz. (Yaptığımız çıkarımlarda şans ve olasılığın ne kadar büyük rol oynadığını hesaba katınca da, bu kadar sık çuvallamamız hiç de o kadar büyük bir sürpriz değil.) Buna olasılık tutarsızlığı deniyor ve gayet doğal bir şekilde çabucak kendimizi kaptırdığımız şu aynı pragmatik masalcılıktan geliyor. Ki bu aslında çok daha derine inen, sinirsel bir açıklaması bulunan bir eğilim. Hatta bir bakma W. J. ve ayrık beyne kadar indiğini bile söylemek mümkün. Daha basit bir dille ifade etmek gerekirse, olasılığa dayalı muhakeme sol yarımkürede lokalize olmuş gibi dururken, tiimdengelim daha çok sağ yarımkürede aktif olan bir işlem. Diğer bir deyişle, mantıklı çıkarımların değerlendirildiği sinirsel alanla, bir olgunun gözleme dayalı inandırıcılığını araştıran sinirsel alan farklı yarımkürelerde bulunuyor olabilir. Bu da, sözel ifadelerdeki mantıkla şans ve olasılık değerlendirmesi arasında koordinasyon sağlamayı zorlaştıran bir bilişsel mimari. Biz de bu yüzden çeşitli talepleri bir araya getirip bütünleştirmekte her zaman pek de başarılı değiliz ve genelde bunu doğru düzgün yapmayı beceremesek bile, kesinlikle mükemmel bir iş çıkardığımıza olan inancımızdan asla vazgeçmeyiz.