José Rodrigues dos Santos’un Süleyman’ın Anahtarı, bende tuhaf ama güçlü bir okuma deneyimi bıraktı. Tuhaf; çünkü bu romanı tamamen yanlış bir beklentiyle elime aldım. Yazarın daha önce Kodex 632 adlı eserini okumuş ve onun tarihî, arkeolojik ve gizem eksenli yapısını sevmiş biri olarak, bu kitapta da benzer bir anlatıyla karşılaşacağımı düşünüyordum. Şifreler, tarihî sırlar, kadim metinler ve arkeolojik keşiflerle örülü bir macera beklerken, karşıma bambaşka bir metin çıktı: Kuantum fiziği, bilinç, varoluş, Tanrı ve gerçekliğin doğasına ilişkin yoğun bir düşünsel tartışma.
İlk şaşkınlığımı atlattıktan sonra şunu kabul etmek gerekiyor: Süleyman’ın Anahtarı, kötü bir roman değil; aksine oldukça etkileyici bir anlatı. Ancak bu etki, romanın vaat ettiği maceradan değil, okuyucuyu düşünsel bir girdabın içine çekmesinden kaynaklanıyor.
Roman, görünürde bir gerilim ve macera kurgusuyla ilerlese de asıl omurgasını kuantum fiziğinin ortaya çıkardığı ontolojik sorular oluşturuyor. Gerçeklik dediğimiz şey gerçekten nesnel mi? Bilinç, evrenin işleyişinde aktif bir rol oynuyor olabilir mi? Tanrı, bilimsel düşüncenin dışında bırakılması gereken metafizik bir kavram mı, yoksa bilimin ulaştığı bazı uç noktalarda yeniden düşünülmesi gereken bir mesele mi? Dos Santos, roman boyunca bu soruları yalnızca fon olarak kullanmıyor; doğrudan anlatının merkezine yerleştiriyor.
Ve tam da burada romanın en güçlü yanı ile en zayıf yanı aynı noktada birleşiyor.
Bir yandan, bu düşünsel cesaret gerçekten etkileyici. Popüler kurgu çoğu zaman büyük fikirlerden kaçınır; tempoyu düşürmemek adına karakterleri yalnızca olay örgüsünün taşıyıcısı hâline getirir. Dos Santos ise bunun tam tersini yapıyor. Okuru yalnızca bir maceraya değil, zihinsel bir tartışmanın içine davet ediyor. Ancak diğer yandan bu