“Bir sanatçı, hayranı olduğu bir yazara sevgisini ancak bu denli güzel sunabilir... Sunay Akın” Kitabın ön sözünde böyle yazıyor. Melissa Mey... Bu kadında insanı çeken bir şeyler var; sanat kokuyor. Ama durun biraz, bundan önce size iki şehirden bahsetmek istiyorum. İki kadim şehirden. İstanbul ve Floransa. İstanbul nice medeniyetlere ev sahipliği yapmış, bağrında her ırktan ve her dinden milyonlarca insanı barındırmış ve barındırmaya devam eden yedi tepeli kadim şehir. Sadece fotoğraflarıyla bile sizi büyüleyebilecek güzellikte, muhteviyatında barındırdığı gizemler ile Avrupa’yı sanat ve edebiyatla tanıştıran, Rönesans’ı doğuran mahallenin kutsal bakiresi Floransa. İşte sarı saçlarıyla geceye sizden haberler bırakan Mey, bu iki şehir arasında süre giden bir hayat yaşıyor. “Kocaman yalnızlarmışız.” Bu sözlerin ardında ne yatıyor Mey? Küçük Prens’i okumayan bilemez değil mi? Ve Küçük Prens’i okumayan hiçbir zaman çocuk kalamaz değil mi? Floransa’da sanatsal bir heykelin önünde oturup, kahveni yudumlarken meydandan geçen insanları izleyerek Sarabande dinlemek gibi bir kadın. Sanat, en çok kadına yakışıyor. Kadının o mukaddes şekli, başlı başına bir Rönesans havası veriyor. Küçük Prens Tenimde... Ha evet, bu kitap bir proje. Çok güzel bir proje. Küçük Prens okuyanlar bilirler, onun bir çocuk kitabı olmadığını. Bu kitapta bu sevgilerini bir adım ileriye götürerek, hayatları boyunca Küçük Prenslerini yanlarında taşımak isteyen insanların hikayelerini okuyoruz. Her biri kendi Küçük Prensini bulmuş ve onu bir daha kaybetmemecesine tenine dövdürmüş. Mesela biri diyor ki, “İnsan ne zaman ebeveynlerini kaybeder, işte o zaman çocukluğuna veda eder.” Bu dünyada sonu mutlu biten ne var ki! Bazen