Anıl Haznedar

Anıl Haznedar
@AHaznedar
İnstagram @haznedaranil

Anıl Haznedar

, bir kitap okudu
10/10
·704 syf.··
Beğendi
·
2020 1. kitabı
Fyodor Dostoyevski
9.1/10 · 194,2bin okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Puan vermedi·140 syf.··
Beğendi
·
2019 33. kitabı
Yeraltından Notlar “Ben hasta bir adamım... Kötü bir adamım. Suratsız bir adamım ben. Galiba karaciğerimden zorum var. Doğrusu hastalığımın ne olduğunun da farkında değilim ya, hatta neremin ağrıdığını bile iyice bilemiyorum.” Aldığımız eğitimin, geleceğimizi garanti edemeyeceğinin farkında olmamız; sahip olduğumuz işi sevmememiz; başarılı bir aşk ilişkisi içerisinde olamamamız; ve gittikçe hastalıklı bir yaşlılık yaşıyor oluşumuz... Yukarıda yazan cümlenin aynısını biz yaşıyoruz. Bunun gayet tabii bir şekilde farkında olarak yaşıyoruz; asıl korkutucu olan da bu işte. Hepimiz, hayır birçoğumuz, hayır sadece acıyla empati kurabilenlerimiz ve yaşanılanların farkında olabilenler, kendi içimize dönüyoruz. Müthiş bir yalnızlık duygusunun esiri olarak, özümüzle baş başa kalmayı tercih ediyoruz. Çünkü ancak biz, bizi rahatsız etmeden kendi kabuğumuza çekilebiliyoruz. Bunun için biraz akıl hastası olmak gerekir. Kendi kendinizle konuşabilmelisiniz ve dinleyebilmesiniz ve tartışabilmelisiniz. Dışarıdan bakanlar size deli diyebilirler; kabul edin. Onların gözlerinin içine bakıp, evet sen ölünce sadece bir bok çuvalına dönüşeceksin ama ben toprağa karışacağım deyin. Ne kaybettiysek; yaşlanmadan evvel, hayatın çilesini çekerken çalıştığımız insanlara karşı ne kadar kızgın olursak olalım, onların yüzüne birer pislik olduklarını haykıramadığımız için kaybettik. Bizden bir şeyler olmasını beklememeliyiz, çünkü bizler zeki kafalarız. Dostoyevski’nin kafasının içindeki o hastalıklı kişiliği de aynen bunları söylüyor Dostoyevski’nin yüzüne. Okuyucular olarak bizler Dostoyevski’yiz, anlamadınız mı cidden. O kendisiyle konuşuyor. Kafasının içindeki o yalnızlığı seçmiş ve bunu bir güç olarak kabul
Edebiyat
Yeraltından NotlarFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025159,4bin okunma
Puan vermedi·136 syf.··
Beğendi
·
2019 32. kitabı
“Bir sanatçı, hayranı olduğu bir yazara sevgisini ancak bu denli güzel sunabilir... Sunay Akın” Kitabın ön sözünde böyle yazıyor. Melissa Mey... Bu kadında insanı çeken bir şeyler var; sanat kokuyor. Ama durun biraz, bundan önce size iki şehirden bahsetmek istiyorum. İki kadim şehirden. İstanbul ve Floransa. İstanbul nice medeniyetlere ev sahipliği yapmış, bağrında her ırktan ve her dinden milyonlarca insanı barındırmış ve barındırmaya devam eden yedi tepeli kadim şehir. Sadece fotoğraflarıyla bile sizi büyüleyebilecek güzellikte, muhteviyatında barındırdığı gizemler ile Avrupa’yı sanat ve edebiyatla tanıştıran, Rönesans’ı doğuran mahallenin kutsal bakiresi Floransa. İşte sarı saçlarıyla geceye sizden haberler bırakan Mey, bu iki şehir arasında süre giden bir hayat yaşıyor. “Kocaman yalnızlarmışız.” Bu sözlerin ardında ne yatıyor Mey? Küçük Prens’i okumayan bilemez değil mi? Ve Küçük Prens’i okumayan hiçbir zaman çocuk kalamaz değil mi? Floransa’da sanatsal bir heykelin önünde oturup, kahveni yudumlarken meydandan geçen insanları izleyerek Sarabande dinlemek gibi bir kadın. Sanat, en çok kadına yakışıyor. Kadının o mukaddes şekli, başlı başına bir Rönesans havası veriyor. Küçük Prens Tenimde... Ha evet, bu kitap bir proje. Çok güzel bir proje. Küçük Prens okuyanlar bilirler, onun bir çocuk kitabı olmadığını. Bu kitapta bu sevgilerini bir adım ileriye götürerek, hayatları boyunca Küçük Prenslerini yanlarında taşımak isteyen insanların hikayelerini okuyoruz. Her biri kendi Küçük Prensini bulmuş ve onu bir daha kaybetmemecesine tenine dövdürmüş. Mesela biri diyor ki, “İnsan ne zaman ebeveynlerini kaybeder, işte o zaman çocukluğuna veda eder.” Bu dünyada sonu mutlu biten ne var ki! Bazen
Küçük Prens TenimdeMelissa Mey · İnkılap Kitabevi · 201611 okunma
7/10
·224 syf.··
Beğendi
·
2019 31. kitabı
Bazen geceleri devriye atarken sokak aralarında gözüm sürekli olarak tepemizde yanıp sönen kırmızı mavi ışıklara takılıyor. İki ışık arasında geçen süreyi hesaplamak istesem de hiçbir zaman yapmadım bunu. Hem çok gerekli bir işmiş hem de dünyanın en saçma işiymiş gibi geldi. Herhangi bir tehlikenin olmadığını varsaysam dahi her zaman uyanık ve bir saldırıya tetikte veyahut bir suçla karşı karşıya kalacakmış gibi hazır halde durmak zorunda hissediyorum. Bunu neyle izah edebilirim bilmiyorum. Görev bilinci, nefsi müdafaa veya suçun önlenmesi. Herhangi bir neden de olabilir, gaza gelip polis gibi hissetmek için gösterilen bir refleks de. Genellikle üniforma fazlasıyla boğuyor beni! Kendimi bildim bileli sola yatkındım ama niye sola yatkın olduğumu bende bilmiyorum. Galiba bugünlerde adaletin tarafında oldukları için. Belki de ruhumdaki isyankar tarafın zorlamasıyla olabilir. Solcu polis olur mu, olur. Ama zor bir meslek yaşamı sürer ki bu da taraf değiştirmek için yeterli bir sebep. Sağa dahil olmayı da denedim ama bu cidden fazla zorlama geldi benim için. Ben muhafazakar bir yaşam süremezdim zaten. Denedim ama bu durum cidden can sıkıcı ve sınırlayıcı geldi. Böyle söyleyince kızıyorlar ama öyle. Eleştirmek için demiyorum, iyi insanlar tabi ama yaşam tarzları sarmıyor. -Hadi ama Tanrım, iki bira içemedikten sonra seni nasıl bulabilirim!- Ahmet Ümit pardon Başkomser Nevzat enteresan bir adam. Toplumumuzun çarpık sosyalleşmesini anlatıp, sistemi eleştirirken sistemin çarklarından biri olan bizlerin -polislerin- de haklarını savunmaktan geri durmuyor. Bunu yapabilmek için kafanızda toplumun kokuşmuşluğu, sistemin çürüklüğü ve bu ikisi arasındaki dengeyi harf harf bilebilmeniz gerekir. Ahmet Abi kızma ama iki tek atmadan da olmaz bu iş. Kafa azıcık güzel olacak ki
Edebiyat
Aşkımız Eski Bir RomanAhmet Ümit · Yapı Kredi Yayınları · 202331,3bin okunma