Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Yerde yatan madenciye tekme atan Yerkel canlısı geldi gözünün önüne. Son yirmi yılın günah galerisinin kapak fotoğrafıydı o sahne. Ardı ardına enstantaneler geçiyordu gözünün önünden. Yirmi yılın günah galerisi nasıl böyle Larousse ciltleri kalınlığına ulaşmıştı, yirmi yıla nasıl bu kadar çok günah sığdırılmıştı, bir kez bile tövbe edilmemiş bunca günah fotoğrafıyla doluydu ülkenin hafızası. "Tövbeden gel kızım, ağzından yel alsın," derdi hep annesi. Bunların anneleri "Tövbeden gel, ağzından yel alsın," diye hiç mi dememişti bunlara? Günah makinesi gibiydiler. Günah, kötülük, yalan yeryüzünden kalksa bunlar yeniden icat ederlerdi. Güldü, annesi "Hafazanallah," derdi bu durumlarda. Ekmeği düşürdüklerinde öpüp başına koyarlardı çocukken, kırıntıya asla basılmazdı, yemek seçilmezdi, tabakta yemek bırakılmazdı çünkü arkanızdan ağlardı o yemek. Bunlar, ekmeğin üzerinde, emeğin üzerinde, hukukun üzerinde, adaletin üzerinde besmeleyle tepiniyorlardı yirmi yıldır.
Zamandan gafil olmak ne şahane bir tegafüldü, ne şahane gafletti, ne şahane bir hayretti. Dedesiyle birlikte yaptıkları her şeyin bir saati olurdu. Hep aynı saatte ney üflerlerdi, hep aynı saatte hikâye anlatırdı, hep aynı saatlerde çıkarlardı gezmeye. Gezme vakti yaklaşınca "Saat kaç Canip Efendi?" diye sorardı dedesi, "Bilmiyorum, ama hadi gidelim," dediğinde "Ah, zamanı bilmemek ne şahane bir tegafüldür bilemezsin," derdi. Dünler yarınlardan fazla olunca azalan ömrün her dakikasının bilindiğini ve zamanı bilmemenin nasıl şahane bir gaflet olduğunu daha yeni yeni anlıyordu. Dedesinden kalan kelimeler saklandıkları yerden çıkmaya başlamışlardı. Her kelime ile zenginleşiyordu, her kelime ile çocukluğunun üzerine çekilen perde aralanıyordu ve "Ya o perde tamamen kalkarsa," diye korkuyordu çünkü perdede esrar vardı ve o esrar zuhur ederdi perde kalkarsa..
Oysa kaleler, kum zerrecikleri hâlinde ufalanıp denize karışmaya ve yok olmaya değil, fethedilmeye muntazırdırlar, fethe intizar ederler, tıpkı gönül gibi..