Ama yazı yazmak, boşuna kafamızı, ruhumuzu harcamak, hayallerimizi düsüncelerimizi satmak, tabiatınızı zorlamak, durup dinlenmeden hareket içinde olmak, hep bir amaç peşinde koşmak... Sonra da yazmak, yazmak, dönen bir tekerlek gibi. bir makine gibi yazmak! Yarın, öbür gün, daha öbür gün hep yazmak Tatil yok! Bayram yok! Ne zaman duracak, ne zaman dinlenecek bu adam? Vah zavallı!"
Hayat bu, hayat, der; kimi ölür, kimi doğar, kimi evlenir. Bizde boyuna yaşlanıyoruz. Değil yıllar, günler bile birbirine benzemiyor. Ne iştir bu. Keşke bugün tıpkı dün gibi, dünde tıpkı yarın olsa, ne güzel olurdu... İnsan düşündükçe kötü oluyor...
Yeni doğan çocuklar, yeni törenler, yeni şölenler ve dekoru biraz değiştiren cenaze töreni.
Ama bu değişme uzun sürmezdi. Gidenlerin yerini gelenler tutar, çocuklar büyür, nişanlanır, evlenir, kendilerine benzeyen çocukları olur ve böylece hayat hep aynı minval üzerine sürer gider ve hiç farkına varılmadan mezarın tam yanı başında biterdi.
Bu ülkede mehtabın ne olduğunu kimse bilmezdi. Herkes aya, düpedüz ay derdi. Orada ay kırlara ve köylere iri, babacan bir gözle bakar, kalaylı bir bakır taşa çok benzerdi.
Şairin ona hayran gözlerle bakmasi boşuna olurdu: Yuvarlak yüzlü bir köy güzeli, bir şehirli Don Juan'ın ateşli ve anlamlı bakışlarına nasıl saf saf kırıtırsa, oda şaire öyle bakardı.