Tarihteki Kahramanlar ve Kahramanlık adlı ilginç kitabında Carlyle, kahraman kültünü ve kültürünü yüceltir. Carlyle, halk kitlelerinin bir heykeltıraş olmadan hareketsiz yatan ölü kil yığınları olduğunu söyler. Ama günün birinde bir sanatçı, bir olağanüstü kişi, bir kahraman ortaya -Sezar, Napolyon, Büyük Petro, Sokrates, Muhammed-, kili eline alır ve ona bir biçim kazandırır. İnsanları ve kitleleri nasıl isterse öyle biçimlendirir.
Ben "sahibinin sesini" tekrarlayan papağanlar yetiştirmekle değil, meşaleyi "bağımsız ve hünerli, yaratıcı ve yenilikçi" ruhlara teslim etmekle ilgileniyorum.
Varoluşsal boşluk, kendini en belirgin olarak bir can sıkıntısı halinde gösterir. Artık Schopenhauer'in, insanın acı ve can sıkıntısı uçları arasında sonsuz bir gidiş gelişe mahkum olduğunu söylerken ne kastettiğini anlayabiliriz.
Korkunç bir kabus gördüğü bariz olan ve yatağında çırpınıp duran bir arkadaşımın iniltilerine uyandığım geceyi hiç unutmam. Kabus ve bilinç yoksunluğu nöbetlerinden mustarip olan insanlara her zaman üzüldüğüm için zavallı adamı uyandırmak istedim. Ansızın yapmak üzere olduğum şeyden korkup, adamı uyandırmak üzere uzattığım elimi geri çektim. O sırada, hiçbir rüyanın, ne kadar korkunç olursa olsun kampın bizi çevreleyen gerçekliğinden daha dehşet verici olmayacağını anlamıştım ve ona bunu hatırlatmak istemedim.