Uç derecedeki iyimserliğe antidot olarak negatif düşüncenin gücünü öneriyorum. Bunun hemen ardından "Şaka yapıyorum tabii ki," diye eklemem lazım. "Aslında benim inandığım şey, düşüncenin gücü." Düşünce kelimesinin yanına pozitif sıfatını getirip koyduğumuz anda, bize "negatif" gelen realiteleri dışarıda bırakmış oluyoruz. Pozitif düşünceye sarılmış insanların çoğunda süreç böyle işliyor. Hakiki pozitif düşünce tüm realitemizi kucaklayan bir şekilde işe başlıyor. Gerçekle; tüm çıplaklığıyla, bu çıplak gerçek her ne olursa olsun, yüzleşebileceğimiz konusunda kendimize güvenebileceğimiz duygusundan besleniyor.
Doktor Michael Kerr'in vurguladığı üzere, zorlayıcı iyimserlik, kaygılarımızla yüzleşmemek için onları bastırıp boğma yollarından birini oluşturuyor. Bu tür pozitif düşünce, bir sebepten incinmiş olan çocuğun başa çıkma mekanizmasıdır. Farkında olmadan incinmiş olan yetişkin de, çocukluktan kalma bu savunma biçimini bir hayat prensibi haline getirir.
"Ona karşı hiçbir kırgınlık hissedemedim" cümlesi genç adamın babasına karşı duyduğu kızgınlığı ortaya koyuyor. Psikoterapide bu tür "inkâr yoluyla teyit"lere sıkça rastlanır: konuşan kişi kendisine sorulmamış olan belirli bir duyguyu-genellikle öfke- hissetmediğini kendiliğinden açıklar. Sormadan yapılan bu açıklama kişinin bildiğinden daha geçerli olur. Hiçbir kırgınlık hissedemediği doğru olmakla birlikte, bunun tek sebebi duygu farkındalığının uzun zaman önce zedelenmiş olmasıydı. Farkında olmayarak da olsa, kızgınlığının, bilincin sınırları ötesine geçtiğini bildiriyor olacaktır. Bu olumsuz önerme -"hiçbir kırgınlık hissedemedim"- bu kızgınlık ile bastırma kuvvetleri arasındaki iç çatışmayı temsil etmekteydi.
Bizim değişmez özellikler olarak gördüğümüz şeyler bilinçsizce benimsenmiş alışkanlık türünden savunma tekniklerinden başka bir şey olmayabilir. İnsanlar çoğu kez, bu alışılmış davranış biçimlerinin özbenliğin ayrılmaz bir parçası olduğu düşüncesiyle, bunlarla tanımlanırlar. Hatta bazı özelliklerden ötürü kendinden nefret duygusu bile güdebilirler; örneğin, bir kişi kendisini "kontrol manyağı" olarak nitelendirdiğinde hal böyledir. Oysaki kontrolcü olmak gibi doğuştan gelen bir insan temayülü yoktur. "Kontrolcü" kişilikte var olan şey derin bir anksiyetedir. Ihtiyaçlarının karşılanmadığı algısına sahip bebek ve çocuk, her bir ayrıntıya ilişkin kaygı duyan, obsesif bir başa çıkma tarzı geliştirebilir. Böyle bir kişi olayları kontrol edemediği korkusuna kapıldığında büyük bir stres yaşar. Bilinçsizce, ancak hayatında ve çevresindeki her bir unsuru kontrol ederek ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabileceğine inanır. Büyüdükçe, başkaları ona kızar ve o da başlangıçta duygusal yoksunluğa karşı çaresiz bir cevap oluşturan şeyden ötürü kendisinden nefret etmeye başlar. Kontrol güdüsü doğuştan gelen bir özellik değil, bir başa çıkma tarzıdır.