Onun derdi neydi acaba? Muhtemelen kafası azıcık çalışmaya başlayınca rahatı kıçına batan zenginlerden
biriydi bu da. Böylelerinden çok vardı. Sürekli bir vicdan muhasebesine giren ve diğer zenginler gibi alçak, kalleş, açgözlü ve şımarık olmadıklarını ispat edebilmek için
yanıp tutuşan zavallıcıklar. "Bu onlara has hastalıklarından biri," diye dalga geçerdi Saffet Abi. "Önce tıkınış,
sonra Darülaceze'ye bağış ... "
Düşmüştü kolları,
ve elleri dizlerinde,
avuçları yukarı dönük.
Halil artık biliyordu hastalığının adını: Göz damarlarının
dumura doğru gitmesi.
Yıllardır, ağır ağır, birike birike,
ve bir gün,
bir anda, bir sıçrayışla; körlük.
Burda da diyalektik, Halil,
her yerde diyalektik.
Ama belki?
Tedavide yeni bir keşif?
Şifaya doğru sıçrayış?
Ve ölümden önce kaybetmemek aydınlığı.»
Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta:
pul pul altın bakır
tunç ve tahta...
Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık. Ve dağlar dumana batık
kurşunt, sırılsıklam...
Tamam, sonbahar belki bugün bitti artık. Yaban kazları hızla gelip geçti demin her hal İznik gölüne gidiyorlar.
Havada serin
havada is kokusu gibi bir şey: havada kar kokusu var...
Şimdi dışarda olmak,
dört nala sürmek dağlara doğru atı. -Ata binmesini de bilmezsin,
şakayı bırak ve kıskanma,
yeni bir huy edindim hapiste:
seni sevdiğim kadar değilse de diyeceksin ama
hemen hemen ona yakın
seviyorum tabiatı...
Ve ikiniz de uzaktasınız...
Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim, akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı. Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
-çürüyen dış, dökülen et -
bir daha geri dönmemek üzre
yıkılıp gidecekler.
Ve elbette ki, sevgilim,
elbet, dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle
İşçi tulumuyla
bu gazelim memlekette hürriyet...