Abstractist

keramet, ezvak u envâr verildiği vakit, bir iltifat-ı İlahî nev'inden kabul edip setrine çalışıyorlar. Fahre değil, belki şükre, ubudiyete daha ziyade giriyorlar. Çokları o ahvalin istitar ve inkıtaını istemişler, tâ ki amellerindeki ihlas zedelenmesin. Evet makbul bir insan hakkında en mühim bir ihsan-ı İlahî, ihsanını ona ihsas etmemektir; tâ niyazdan naza ve şükürden fahre girmesin. İşte bu hakikata binaendir ki, velayeti ve tarîkatı isteyenler; eğer velayetin bazı tereşşuhatı olan ezvak ve keramatı isterlerse ve onlara müteveccih ise ve onlardan hoşlansa; bâki uhrevî meyveleri, fâni dünyada, fâni bir surette yemek kabîlinden olmakla beraber; velayetin mayesi olan ihlası kaybedip, velayetin kaçmasına meydan açar.
Sayfa 70·Kitabı okudu
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Şu asırda maddiyyunluk fikri o derece istila etmiş ki, maddiyatı herşey'e merci' biliyorlar. Böyle bir asırda has ehl-i iman, maddiyatı i'dam eder derecesinde ehemmiyetsiz gördüklerinden; Vahdet-ül Vücud meşrebi ortaya atılsa belki maddiyyunlar sahib çıkacaklar, "Biz de böyle diyoruz" diyecekler. Halbuki dünyada meşarib içinde, maddiyyunların ve tabiatperestlerin mesleğinden en uzak meşreb, Vahdet-ül Vücud meşrebidir.
Sayfa 66·Kitabı okudu
Ihlas
Vifak yerine nifak, ittifak yerine ihtilaf oldular. Aynı idealin etrafında kenetlenmesi gerekenler, birbirine sırt çevirdi; aynı hakikatin yolcusu olanlar, yol ayrımında birbirine düşman kesildi. Hâlbuki onları bir arada tutacak olan, sayılarının çokluğu ya da maddi güçleri değil, içlerindeki ihlastı. O ihlas ki, bir toplumu çelikten daha sağlam kılar; bir milleti, tarih sahnesinde yükselten en güçlü harçtır. Oysa ihlası terk edenler, kendi içlerinde çürümeye mahkûmdur. Çünkü ihlas, yalnızca bireysel bir erdem değil, toplumun ruhunu besleyen en temel unsurdur. İhlas, bir milletin yüreğindeki samimiyettir; insanların birbirine duyduğu güven, bir davaya adanmışlık ve menfaatten sıyrılmış sadakattir. Eğer bir toplum, ihlası kaybederse, maddi gücü ne kadar büyük olursa olsun çökmeye mahkûmdur. Tıpkı kökleri kuruyan bir ağacın devrilmesi gibi… Güçlü olanlar, yalnızca ellerindeki imkanlarla değil, içlerindeki sarsılmaz sadakatle güçlüdürler. Onları yenilmez kılan, birbirine olan güvenleridir; menfaatleri değil, ortak bir hakikate duydukları inançtır. Bu yüzden ihtilafla zayıflayanlar, düşmanın darbelerine gerek kalmadan çökerler. Çünkü iç çekişmeler, en büyük yıkımı beraberinde getirir. Kardeşin kardeşi vurduğu yerde, dışarıdan bir saldırıya bile lüzum kalmaz. Asıl felaket, düşmanın güçlü olması değil, insanın kendi gücünü tüketmesidir. Bir toplumu ayakta tutan şey, yalnızca askerleri ya da ekonomisi değildir; onu diri kılan, ihlasla yoğrulmuş bir inanç, ortak bir mefkûreye olan bağlılıktır. Eğer o ihlas yitirilirse, geriye kalan yalnızca kuru bir kalabalık olur—birlik olmaktan çıkmış, çözülmeye yüz tutmuş bir yığın. Kurtuluş, yeniden ihlasa sarılmaktır. Menfaat yerine fedakârlığı, bencillik yerine samimiyeti, geçici çıkarlar yerine kalıcı doğruları tercih etmektir. Bir
1000Kitap
Ey insan! Fenaya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz! Siz fenaya değil, bekaya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u daimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i nura giriyorsunuz. Sahib ve Mâlik-i Hakikî'nin tarafına gidiyorsunuz ve Sultan-ı Ezelî'nin payitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, vahdet dairesinde teneffüs edeceksiniz. Firaka değil, visale müteveccihsiniz.
Sayfa 42·Kitabı okudu
Kelimenin ölümü
Hayırlı Ramazanlar, hayırlı bayramlar, hayırlı iftarlar… Bir zamanlar bu sözler, insanın içine dokunan, yüreğe sıcaklık veren kelimelerdi. Söyleyen de duyan da bilir ve hissederdi ki, bu yalnızca bir söz değil, içten bir dua, bir gönül temennisiydi. Lakin zaman geçti, kelimeler eski ağırlığını kaybetti. Şimdi kulağıma çarpan her 'hayırlı' kelimesi, içinde bir ruh taşımayan, sırf söylenmiş olmak için söylenen boş bir yankı gibi geliyor. İnsan alışkanlıklarına hapsolunca, kelimeler de anlamını yitiriyor. Eskiden ‘hayırlı iftarlar’ dendiğinde, bu söz sofraya bereket, gönle huzur taşıyan bir duaya dönüşürdü. Şimdi ise aynı kelimeyi duyduğumda içimde hiçbir kıpırtı olmuyor. Çünkü sözler, yalnızca dile dolanmış bir ezbere dönüştüğünde, hakiki mânâsını kaybediyor. Bir selâmın yüzlerde bir tebessüm oluşturduğu, bir duanın içtenlikle hissedildiği günler uzaklaşıyor sanki. Ve işte tam da bu yüzden, her duyduğumda içimde eski bir hatıranın silikleştiğini hissediyorum. Çünkü bazen kaybettiğimiz şey bir kelime değil, o kelimenin ruhudur. O ruh gittiyse, geriye ne kadar söylense de bir anlamı kalmaz. Asıl eksiklik, insanın içinde hissettiği o sıcaklığın yavaş yavaş sönmesidir.
1000Kitap