Gerçek kulluk ve ihlas sahibi bir insan, ölümü düşündüğünde yalnızca kendisini değil, başkalarını da düşünür ve onların da bu gerçeğe hazırlanmasını ister. Dünyanın geçiciliğini (fena ve zeval) fark ettiğinde, bunu sadece kendi hayatıyla sınırlı bir kayıp olarak görmez, aksine bu bilinçle daha büyük bir hizmet anlayışına yönelir. Kendi menfaatini ve rahatını düşünmeden, zorluklara ve hizmet sorumluluklarına katlanır. Ancak, iş ücret ve makam gibi dünyevi kazanımlara geldiğinde, nefsi öne çıkarmak ve bencilce bir talepte bulunmak, insanın en büyük düşmanı olan nefs-i emmarenin (insanı kötülüğe sevk eden nefis) gereğidir.
Metnin devamında, gerçek arınma ve nefis terbiyesinin, bu hatalı yaklaşımın tam tersi olduğu belirtilir. Gerçek nefis terbiyesi, huzur ve rahatlık içinde nefsini unutmayıp, ancak ölüm ve hizmet anlarında nefsini hatırlamaktır. Yani insan nefsini arzu ve ihtiras anlarında unutursa, bu tehlikeli bir gaflettir; ancak ölüm gibi ciddiyet gerektiren konularda ve hizmet ederken nefsini hatırlaması gerekir.
Bu çerçevede, insanın nefsiyle doğru ilişkisi, arzularına ve rahatına düşkün olduğu anlarda nefsini unutması, ama ölümün gerçekliği ve hizmet sorumluluğu gibi konularda ise nefsini hesaba katmasıdır. Bunun tersini yapmak, yani ihtiras ve rahatlık anlarında nefsini öne çıkarmak, hizmet ve fedakârlık anlarında ise nefsini unutmak büyük bir hatadır.