İnsan bu dünyaya gözlerini açar, büyür ve her biri kendi eşsiz hayat felsefesini inşa eder. Bu felsefeler, renk renk iplikler gibi farklı yollar izlese de, kâinatın engin dokusunda ve dünya sahnesinde mutlaka kesişen bir noktaları bulunur. Aslında hepimiz, farkında olmadan birbirimizle derin bağlar kurarız; ancak modern zamanların gürültüsü ve hızında, bu ortak paydaları hissetme yetimiz körelebilir. Bu, ne yazık ki çağımızın bir gerçeği. Artık ne o eski dünyanın samimi bir aradalığı var ne de ruhumuza iyi gelecek nasihatleri bulabildiğimiz duraklar. Etrafımızı saran hedonistik yaklaşımlar ve geçici zevkler, bu içsel keşfe ayırdığımız alanı daraltıyor.
Ancak bu gözlemlerim beni asla umutsuzluğa sürüklemiyor. Tam aksine, aklıma Hz. Peygamber o eşsiz hadisi şerifi geliyor: "Hikmetli söz müminin yitiğidir. Nerede bulursa onu almaya daha lâyıktır." [Tirmizî, İlim 19; İbn Mâce, Zühd 15] Bu hadis, adeta karanlıkta parlayan bir fener gibi, bilgelik arayışımızın ne denli kıymetli olduğunu hatırlatıyor.
İşte tam da bu noktada, hikmetin peşinden gidenlerin, zorluklarla yoğrulan ruhların hikayeleri anlam kazanıyor. Ana kahramanımız Angelika da onlardan sadece biri. O, hayatın acımasız cilvelerinden geçerek, adeta bir sınavdan çıktı. Peki, gerçekten kaçtı mı? Yoksa kaçtığını zannederken, aslında İlahi bir himayeye mi sığındı? Bu derin soruyu, kendi iç dünyanızda yanıtlamanız için size bırakıyorum. Zira bu hikaye üzerine ne kadar düşünsem az kalıyor; gerçekten de ruha dokunan, düşündüren ve ilham veren bir derinliği var.