Bazen insan yanlış bir kararla başlar hikâyesine. Alice’in yaptığı evlilik de tam olarak böyleydi. İngiltere’deki sıkışmış hayatından kaçmak için çıktığı yol, onu Amerika’nın küçük ve tutucu bir kasabasına götürüyor. Hayalini kurduğu özgürlük yerine sessizlik, mesafe ve görünmez bir yalnızlık buluyor.
Ev büyük ama içi dar. Eşi yanında ama uzak. Kayınpederi otoriter. Ve Alice yavaş yavaş silikleşmeye başlıyor.
Ta ki at sırtında dağlara kitap taşıyan kadınlarla tanışana kadar… İşte hikayemiz burda başlıyor..
Gerçek bir projeden ilham alan bu hikâyede, beş kadın çamurlu yolları, sert kışları, önyargıları ve erkek egemen bir düzeni aşarak insanlara kitap ulaştırıyor. Ama aslında taşıdıkları şey yalnızca kitap değil; umut. Cesaret. Başka bir hayat ihtimali..
Alice için atlı kütüphaneci olmak sadece bir iş değil, bir uyanış. İlk kez kendi kararlarını verdiği, ilk kez gerçekten nefes aldığı bir alan. Ve belki de ilk kez gerçekten sevildiğini hissettiği bir yolculuk.
Bu romanı okurken en çok kadınların birbirine tutunma biçimi içime işledi. Düşerken birbirini kaldıran, susturulmaya çalışıldıkça daha gür çıkan bir dayanışma… O Yıldızın Altında bana şunu hissettirdi: Özgürlük bazen bir dağ yolunda, bazen bir kitabın arasında, bazen de bir dostun omzunda saklıdır.
Sayfalar ilerledikçe sadece bir dönemin hikâyesini değil, bir kadının kendini bulma cesaretini okuyorsunuz. Ve kitabı kapattığınızda içinizde ince ama güçlü bir umut kalıyor.
Benim için bu kitap, “kendi hayatının kahramanı olma” cesaretinin romanıydı.İçimi ısıttın Jojo Moyes..