Bihruz bey epey zamandır renk ve nakışlarını zevkle seyrettiği, arzu ve hüzünlerine dalıp gittiği hayalin yüksek dünyasından, gerçeğin kuru zeminine birden düştü. Bir dakika evvele kadar görüş menzilini saran hüzünlü kırlar, renkli gün batışları, yıldızlı gökler, çiçekli bahçeler bir anda dağılıp mahvoluyordu. Bir dakika öncesine kadar etrafında gürültü koparan kuşların gönülçelen nağmeleri derin bir sessizliğe dönüşüyordu.
Kısacası bir dakika evveline kadar ruhunu ve fikrini gözyaşlarıyla perişan eden hüzünlü, tatlı heyecanlar bir anda görünmez oldu
Avrupa görmüş bazı gençlerden, önce zarafet düşkünü soylu aile çocuklarına, sonraları hal ve vakitleri ikinci derecede bulunan memur çocuklarına bulaşan Avrupalılık hastalığına Keşfi Bey de yakalanmıştı. Pederinin servet ve makamının izin verdiği ölçüde Avrupalı tarzında süsle gezmek, Fransızca okumak,’Bonjur’! “Günaydın “ ‘Bonsaur!’ “İyi akşamlar, ‘vu zaile biyen’” iyi misiniz ?” demek için Beyoğlu’nda adam aramak, Türkçe konuşurken araya Fransızca sözler katmak, koltuğunun altında roman taşımak, israf ve eğlence için borç etmek ve Türkçe’yi edebiyatsız kaba bir dil olarak kabul edip, bu dili bilmemekle övünmek… İşte bu gibi züppelikler, o zaman olduğu gibi bugün de alafrangalık icaplarından sayılan fikir ve hareketlerde, kısacası milli adetlerden mümkün olduğu kadar sıyrılmakta Keşfi Bey de akranları ile aynı ayardaydı.
“Daha az empatik , kendisiyle daha fazla meşgul”
Sebep : maddiyatçılık ve statü gibi dış odaklı hedeflere yönelme ve bir aradalık, yaşamda anlam bulmak, ilişki kurmak gibi iç odaklı hedeflerden uzaklaşma …