Bir kitaptan çok, psikanalitik odanın duvarlarının yıkılıp tüm Fransa’nın analizan yani danışan koltuğuna oturtulduğu devasa bir klinik deneyi. Bir psikoloji öğrencisi gözüyle bakıldığında, Lacan burada televizyonu sadece eleştirmemiş; bizzat analist rolüne bürünerek ekran karşısındaki kitleyle bir aktarım ilişkisi kurmuş.
Genellikle medya, izleyiciye ne duymak istiyorsa onu veren narsisistik bir ayna işlevi görürken; Lacan bu metinde tam tersini yapmış: Soruları cevapsız bırakmış, kelime oyunlarıyla izleyicinin beklentisini boşa çıkarmış ve kitleyi entelektüel bir eksiklik (lack) ile baş başa bırakmış. Bu, terapide analistin sessiz kalarak danışanı kendi arzusuyla yüzleştirmesine benzemiş. Lacan, televizyonun o hipnotik, her şeyi bildiğini iddia eden büyük öteki imajını ise kendi kapalı ve zor anlaşılır diliyle sabote etmiş.
Psikolojik açıdan en sarsıcı yorum şudur: Lacan bu kitapta aslında bir "ayna evresi" terslemesi yapar. İzleyici ekranda kendini tamamlanmış hissetmek isterken, Lacan onlara parçalanmış, anlamı eksik ve arzusu doymamış bir özne olduklarını hatırlatır. Kitap, bir iletişim aracının nasıl bir "yüzleşme aracına" dönüştürülebileceğinin kanıtıdır.
Freud okumalarımı bir dayanak noktası yapma arzusuyla Lacan’ın labirentine girdim; ancak onun sembolik dünyası beni desteklemek yerine, bildiklerimin aslında ne kadar büyük bir boşluğun etrafında örüldüğünü hatırlatarak beni derin bir yetersizlik duygusuna bıraktı.