Bulantı, Jean-Paul Sartre'ın 1938 yılında yayımlanan edebiyat alanındaki ilk yapıtıdır. Roman, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir.
Kitap hakkındaki yorumuma geçmeden önce, düşündüğüm, sorguladığım beyimde vidalamış olduğum bir şeylere değinmek istiyorum.
Bir kaçımızın yaptığı gibi varlığı sorgulamak.
İnsanların içinde olmak, insanlara bakmak, nesnelere dokunmak,
Tüm bu olanlara bir anlam verememek.
Acaba bu insanın kendisinin niçin dünyaya geldiğinin bir fikri var mı ?
Geleceği hakkında ki düşünceleri,
Neden bu insanın on yıl sonranın planlarını yaptığı, bunlara kim anlam verebilir ki ?
Acaba her şey varoluşun saçmalığı mı
Bu gidişat nereye gidiyor ?
Bilemedim tüm bunları...
Kitaba gelmek istiyorum.
Kitabı okuyan bir çoğu kişi kitabın çok ağır olduğunu belirtmiş. Lâkin ben böyle bir ağırlığa denk gelmedim.
Sanırım bunların tek nedeni, kitabı okurken sorduğumuz bir kaç sorunun cevabını alıpta, anlamaya çalışmak,
Kitabın içinde kaybolmak.
Doğrudur kitap zaman zaman iter okuru, bir çoğumuz eminim bunu yaşamıştır.
Lâkin bir daha eline aldın mı bırakma beni diyor.
Kitabı okurken kendimi zaman zaman mutlu hissetmemiştim, zaman zaman olmadı bence ne yalan söyleyeyim. Kitabı okurken kendimi mutlu hissetmiyordum.
Ama güzel bir yânı da vardı, mutlu değildim, lâkin acı çektiğimi hissetmiyordum.
Güzel dedim, ah! ne kadar doğru olur bilmiyorum.
(Sahi ya, mutluluk acıyı hissetmemek midir ?
Bunu şimdi düşündüm, tuhaf bir yanına şahit oldum, bir o kadar da anlam taşıyan bir yana.)
Kitabın başlarında insanları gözleme tutkusu var.
Ki; bu benim de zaman zaman severek yaptığım bir şey. Ben burda yalnızlığa değmeyeceğim, bir tür sorgulama güdü demej istiyorum.
Bütün varoluşçular gibi baş kahramanımız Antoine Roquentin'de oldukça yalnız bir başına