Dünyanın pek çok yerinde “onurlu bir şekilde ölme” (hakkı) giderek daha fazla desteklenir hâle gelse dahi, çoğu zaman ne doktorlar ne de ölüm talebindeki hastalar “düğmeye basmak” ve ölümün eli olmanın sorumluluğunu almak ister.
Deliliği aptallıktan ayırt etmek artık olanaksız. Ayırt etmek de belki nostaljik bir arzu. Ancak oluşla irtibatlanmak başka türlü mümkün değil. Yaşam seçim çünkü. Delilik seçilebilir mi?
Silahlı ellerin yani insanların ne zamandan beri var olduklarını bilmiyoruz. Bugün hâla uzunca bir süredir varolduğu sanılsa da zaman önemsizdir. Mesele milyonlarca ya da binlerce yıl değildir. Her halükarda aradan binlerce yıl geçmiştir.
Rilke, panterin kafesteki sakin duruşunda ve özellikle de bakışlarında, bu kapatılmışlık içerisinde yok edilmiş bir dünyanın izlerini bulur. Hayvanın nazarıyla karşılaşmak ona bir yokluk, yoksunluk duygusu verir. Panterin dünyası kendisinden çalınmıştır. Bu dünyasızlıkta, nazarı bir tür ifadesizliğe dönüşür; ötesini göstermez.
Aşktan ölmek, tasavvufi edebiyatta da sık tekrarlanan bir tema olarak öznenin dönüşümünü simgeler. Sevgilinin bakış-oku, yaş-kaşlarıyla fırlatılır. Sevgilinin okuyla yaralanan âşık yemeden içmeden kesilir ve sonunda bu iyileşmeyen yara ölümüne sebep olur. şık nice acıların ardından tümüyle aşka dönüşür ve böylece âşıkla mâşukun bir olduğu ve mâşukun âşık aracılığıyla konuşabildiği bir mertebeye ulaşır.