Bir insanın hayatı nasıl heba olur?
bu sorunun cevabını bağırarak değil, fısıldayarak veriyor. Ve belki de bu yüzden daha çok yakıyor insanın içini.
Ziya’nın hikâyesi aslında tek bir insana ait değil. Hepimize ait biraz. Yanlış zamanda susanların, konuşması gerekirken içine gömülenlerin, bir şeyleri erteleyip sonra geri dönemeyenlerin hikâyesi… Kitap boyunca bir olaydan çok bir ruh hâlinin içinde dolaşıyorsunuz. Sanki birinin zihninde sıkışıp kalmışsınız gibi.
Toptaş’ın dili her zamanki gibi büyüleyici ama aynı zamanda yorucu. Çünkü sizi rahat bırakmıyor. Sürekli aynı duygunun etrafında döndürüp duruyor: geç kalmışlık. Ve insan okurken ister istemez kendine dönüyor: Ben neyi heba ediyorum?
Kitap bittiğinde öyle büyük bir kapanış hissi yok. Aksine, içinizde kalan bir boşluk var. Sanki bir şey eksik kalmış gibi. Ama belki de tam olarak bu yüzden gerçek.
Bu romanı sevmek kolay değil. Ama eğer severseniz, içinizde bir yere yerleşiyor ve uzun süre çıkmıyor.
Bazı kitaplar okunur, bazıları ise insanın içinde kalır. Heba, ikinci türden.
HebaHasan Ali Toptaş · Everest Yayınları · 20165bin okunma