Zaman; o pürüzsüz mermeri dahi yontup duran amansız usta, aslında bir akış değil de bir titreşimdir. Her lahza sanki sonsuzluğun kenarından koparılan kristal bir damla gibidir. Biz zayi ettiğimizi sandıkça o her anı biriktirir ve anıların mahzenine ustaca istifler. Saatin tik takları bir ilerleme değil sadece kâinatın derin bir iç çekişidir. Lakin mekânın kendine has bir dimağı, derin bir sükûtu vardır. Taşlar ve tuğlalar yalnızca toprağın lüzumsuz kalıntıları değillerdir, aynı zamanın şahitleridirler. Duvarlar mütemadiyen dinler; her fısıltıyı, her kahkahayı, her vedayı içlerine sindirir. Bir konağın eşiğinde durduğunuzda sadece o anı solumazsınız ki içeride asırlarca demlenmiş bir keder ya da neşe sizi sarar. Mekân asla boş değildir; daima bir ruhun, bir hatıranın gölgesi ile meskûndur. Ruhun sırrı işte bu birikimde saklıdır. Bizler bir tecessüs uğruna şehrin dehlizlerinde dolaşan, aradığı titreşimi bulmaya çalışan avareleriz. Geçmiş; bir hayalet gibi peşimizde dolanmaz bilakis o eski atlasın her kıvrımında, her cephesinde büyük bir ihtimamla saklanır. İnsan; kendi ihmaliyle yok olacağını sandığı her şeyi o kadim mekânların ebedi hafızasında hiç solmayacak bir hakikat olarak yeniden bulur.