Kısacası Osmanlılar için saraylar neyse Hristiyanlar için de mabetler o; Aydınlanma filozofları ne kadar iftira atarsa atsın ve Marx ne kadar afyon derse desin, dinin sadece halkları uysallaştırmakla yetinmediğini, birçok kereler kültürün taşıyıcısı olduğunu hiç aklımızdan çıkarmayalım.
Kadına açıkça yönetme hakkı tanıyan bu gibi toplumlar tarihte hep azınlıkta kalmış. Osmanlı da dahil birçok toplumda kadınların yönetime katılması hep erkekler üzerinden kurgulanmış. Kendilerine biçilen en iyi rol "her başarılı sultanın arkasındaki kadın" olmak. Bir cariyenin çocuk sahibi olur olmaz statüsünün değişmesi ve prestijinin artması da bundan. Ancak bu rolde de fazla aktif olmaları hoş karşılanmıyor; siyasete direkt müdahil olan saray kadınları, çağdaş kalemler tarafından acımasızca eleştirilecek.
Bu "baştan çıkarıcı kadın" ya da femme fatale arketipini aslında erkeğin sürekli boynuzlanma korkusuyla yaşamasına bağlayabiliriz. Bu korku o kadar büyük ki erkeklerin çok eşliliğe daha yatkın olduğunu iddia eden Richard Dawkins gibi bazı bilimadamları, bu eğilimin altında erkeklerin çocuklarının kendilerine ait olduğuna hiçbir zaman emin olamamalarının yattığını göstermekte tereddüt etmemiş. "Madem bu çocuk benim değil, öyleyse olabildiğince türemeliyim" şeklinde mekanik bir düşünceyi şüphesiz kültürel faktörlerin bir yere kadar dengeleyeceğini hatırlatalım; amaç insanları tamamen içgüdüleriyle hareket eden şuursuz hayvanlar gibi göstermek değil, biyolojik unsurların da hesaba katılması gerektiğinin altını çizmek.
Paranın yaygınlaşmasının dikte ettiği bu onur kumarında başarılı olan zenginler hemen çizgiyi çekmeliydi. Kendi kızları ve kadınları bir meta olarak alınıp satılamazdı. Peki ama bunu tüm dünyaya nasıl ilan edeceklerdi? Onları eve kapatarak, dışarı çıktıklarında da örtünmelerini sağlayarak. Belki bugün bize saçma gelecek ama ilk kez Bronz Çağı'nın sonlarına doğru (MÖ 1200) karşımıza çıkan kadınların bu izolasyonunu, o günün mantığı içinde onları korumak için yapılmış bir şey olarak görmek gerek.