“Tamam. Ama Bruna anlıyorsun değil mi..." tüm bunların benim için yeni olduğunu, daha önce kocaman pencereli bir odada şafak vakti hiç uyanmamış, hiç sessizlik içinde uzanmamış olduğumu, hiç parlak bir ekim sabahı tarlalara doğru yürüyüşe çıkmamış olduğumu, hiç neşeyle gülen zarif kız ve oğlan kardeşlerimle birlikte bir masaya oturmamış olduğumu, hiç beni seven bir kızla birlikte akşamın erken bir vaktinde bir dere kenarında konuşmamış olduğumu, böyle bir düzenin, huzurun, sevecenliğin mutlaka var olduğunu bildiğimi ama bırak bunlara sahip olmayı, böyle bir şeye şahit olmayı bile ummadığımı? Ve yarından sonra dönmem gerek. Hayır, kız anlamadı. Kız sadece kırların sessizliği ve o kutsanmış karanlıktı, parlak dereydi, rüzgârdı, tepelerdi, serin evdi, bütün bunlar kıza aitti, bütün bunlar kızın kendisiydi, anlayamazdı. Ama oğlanı kabul etmişti, yağmurlu gecedeki yabancıyı, kendisini mahvedebilecek olan yabancıyı. Kız oğlanın yanına oturarak yavaşça, "Bence buna değer Stefan, bence değer," dedi.