Otuz sekiz yaşındaydım. Kendimi hayatım her ne ise onun orta bir yerinde hissediyor, bundan da büyük bir acı duyuyordum. Daha genç olsam değişebilir ya da babamın hep düşlediği gibi ve bana gözleri parlayarak anlattığı gibi genç olabilirdim, şöyle daha yaşlı olsam kalan zamanımı büzüşerek geçirebilirdim. Şimdi ölsem genç ölmüş denmeyecek halde, yaşasam önündeki zamanın irkilttiği, dehşetle korkuttuğu bir haldeydim. Aslında belki de tam ölecek kıvamdaydım. Ne acıyanım olurdu ve gerçekten acınacak halim ne taşıyamadığı bir yaşlılığa korkuluk demirine asılmış gibi tutunmuş, aldığı nefesi ne yapacağını bilemeyen, çaresizce geri veren ve bunu her seferinde hisseden biri. Tam ölecek haldeydim. Bunu düşünebilmek beni çok rahatlattı. Bir kapı, bir çıkış, işte vardı. O kapıya baktım, çok dardı. Sığabilecek miydim, geçebilecek miydim, ucunda ne vardı, büsbütün karanlık mıydı, daha çaresiz bir yere mi götürüyordu, buradan çıkmak için her şeye değer miydi? Düşündüm, gözüm hep kapıdaydı. İçimdeki süresiz boşluk duygusu kapıya kadar gidiyor, beni de sürüklüyor ama o arada, eşikte duruyordum. Kapı varsa çıkış da vardır diyerek ona yine minnetle bakıyordum.