Şeytan rahipleri korkutmaya başlar. Her gece bir köpek gibi havlar koyun gibi meler domuz gibi homurdanır. İbadet edenleri çil yavrusu gibi dağıttıktan sonra da yaptığından gayet memnun kalır Manastır uzun süre boş kalmaya mahküm olur
Nihayet bölgeye yeni bir piskopos gelir. İyi, bilge bir yaşlı adam. Şeytanın manastırda ne yaptığını duyduktan sonra şöyle der:
“Oraya gidiyorum, geceyi manastırda geçireceğim.”
Etrafındaki herkes ona insanların korkudan hastalandığını, hatta öldüğünü hatırlatır. Piskopos yine de gider. Gece boyunca boş binada yalnız kalır.
Efsaneye göre gece saat on iki olduğunda piskoposun etrafında korkunç bir uluma, çığlık ve türlü ürkütücü sesler yükselmeye başlar.
Piskopos uyanıp, “Sen şeytan musın?? diye sorar “Benım. “Tanrı'yı yok etmek istediği söylenen şeytan sen misin? İsa Mesih'i kulu yapmak isteyen?” “Evet,” demiş şeytan gururla. “Sende utanma arlanma yok mu?” diye gülmüş piskopos. “Dünyanın hakimiyetini Tanrı'nın elinden almak için işe başlayıp, boş binalarda geceleri bir köpek gibi havlayıp domuz gibi homurdandığın yere varmışsın. İnsanların uyumasına izin vermiyorsun. Tanrı'ya ne tür bir rakip olacaksın böyle?” Şeytan utanır ve aptalca şakalarını sonsuza dek bırakır. Efsane de böyle biter.
Sayfa 56 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Bu kitap benim için ne bir umut tacirliği ne de sadece bir kabullenme felsefesi; bu kitap sadece ve sadece bir "yol" kitabıdır.
Santiago'nun İspanya'dan Piramitlere uzanan serüveni, aslında her birimizin kendi hayatındaki o belirsiz durakların bir yansıması. Kitabın ana teması olan "Kişisel Menkıbe" kavramını yaşarken, bazen elimizde olmayan sebepler —bir deprem felaketi, ekonomik zorluklar ya da zorunlu duraklar— bizi istemediğimiz bir dükkanda kristal silmeye mecbur bırakabiliyor. Ancak kitap, kader ve irade arasındaki o ince çizgiyi şu cümleyle yüzümüze çarpıyor:
"Hayatımızın belirli bir anında, yaşamımızın denetimini yitiririz ve hayatımız kaderin eline geçer. Dünyanın en büyük yalanı budur."
Kader başımıza gelen sarsıntılar olabilir ama o sarsıntıdan sonra hangi yolu seçeceğimiz bizim irademizdir. Tıpkı Santiago gibi, ben de şu an bir kristal dükkanında yol ayrımının gelmesini bekliyorum.
Kitaptaki karakterler arasında beni en çok düşündüren Kristal Satıcısı oldu. O, hayallerine ulaştığında arayışının biteceğinden korktuğu için gitmeyi reddeden bir adam. Ben bu durumu kendi Tanrı arayışımda buluyorum. Aramayı seçmek, mutlak bir sona bağlanıp kalmaktan daha diri tutuyor insanı. Çünkü arayış biterse, arayan kişi de biter. Kristal Satıcısı güvenli bir hasreti, Santiago ise tehlikeli bir hakikati seçti.
Eğer Santiago yola çıkmasaydı, sadece altın bulacaktı; yola çıktığı için bir yaşam kazandı.
Biliyorum ki yol bir yere varmayı gerektirmez; sadece ilerlersin, görürsün ve gelişirsin. Hayat gibi.