Jules Verne’in bu ölümsüz eserini bitirdiğimde hissettiğim ilk şey, kitabın bir gezi rehberinden ziyade soluk soluğa bir yarış olduğuydu. Okurken öyle bir tempoya kapıldım ki, sanki ben kitabı ne kadar hızlı bitirirsem Phileas Fogg da Londra’ya o kadar çabuk yetişecekmiş gibi hissettim. Fogg’un o meşhur soğukkanlılığı onu hedefine ulaştırmış olsa da, bu durum hikâyede bir duygu eksikliği hissetmeme neden oldu; gezinin amacına uygun, yaşayan bir ruh bulamadım içinde. Karakterler arasındaki kopukluklar da zaman zaman dikkat çekiciydi. Özellikle Paspartu’nun Müfettiş Fix hakkındaki gerçekleri bildiği halde Fogg’a bir türlü söylememesi okurken canımı sıktı. Yine de Paspartu’nun her işten anlaması ve inatçılığı, Fix’in ise her şeye rağmen sergilediği görev bilinci takdir edilmesi gereken yönlerdi.
Dürüst olmak gerekirse, anlatımın zaman zaman ana konudan sapması nedeniyle kitabın her anının çok akıcı olduğunu söyleyemem. Ancak finaldeki o zaman farkı sürprizi, pozitif bilimlerin kurguyla bu kadar zekice harmanlanması tüm o yorgunluğa değdi. Doğuya giderek kazanılan o bir günlük farkın bilimsel bir temele dayanması ve hikâyeyi bu noktadan bağlaması gerçekten etkileyiciydi. Sonuç olarak; eğer yeni yerler tanımak için bu kitabı okuyacaksanız aradığınızı bulamayabilirsiniz, çünkü Fogg geçtiği ülkeleri izlemek yerine saatine bakmayı tercih ediyor. Ama zamana karşı amansız bir rekabet ve matematiksel bir zeka oyunu okumak istiyorsanız, bu klasik mutlaka listenizde olmalı.
Kitabı bitirdiğimde içimde uyanan o büyük hayranlık duygusu, aslında sadece Finlandiya’nın değişimine değil; kendi ülkemin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonuna bir adım daha yaklaşmış olmanın verdiği bir heyecandı. Okurken her sayfada "Atamın hayalindeki ülke ve toplum yapısı tam da bu olmalıydı" diye düşünmeden edemedim.
Bizim Cumhuriyet tarihimizle kıyasladığımda çok çarpıcı bir fark ve benzerlik yakaladım. Türkiye’de devrimler, dönemin şartları ve aciliyeti gereği yukarıdan aşağıya bir ivmeyle gerçekleşmek zorundaydı; ancak Fin halkı bizden farklı olarak bu değişime tabanda çok daha büyük bir karşılık veriyordu. Atatürk gibi bir liderin, aslında Fin halkı gibi bir halka ihtiyacı varmış gibi hissettim. Kitapta beni asıl etkileyen şey; halkın sadece bir "tek adamın" peşinden sürüklenmesi değil, her bir bireyin bu değişime ne kadar ihtiyacı olduğunun farkında olmasıydı. Halk, sunulan fikirler mantıklıysa onu sahipleniyor ve kolektif bir bilinçle hareket ediyordu.
Bu durum bana Atamızın o sarsıcı sözünü hatırlattı: "Eğer bir gün bir kurtarıcı bekliyorsanız, size hiçbir şey öğretememişim demektir." Snelman’ın mücadelesi de tam olarak buydu; halkı birer izleyici olmaktan çıkarıp birer özneye dönüştürmek. Yine Atatürk’ün "Sözlerim bilimle ters düşerse bilimi seçin" anlayışıyla Snelman’ın akla dayalı kalkınma modeli zihnimde kusursuz bir şekilde birleşti. Sonuç olarak bu eser, bir milletin bataklıktan zambak tarlalarına dönüş hikayesinden çok daha fazlası; bir zihniyet devriminin rehberidir. Okuduğunu anlayabilen ve bu topraklar için dertlenen herkesin bu vizyonla tanışması gerektiğine inanıyorum.