Hazeyn

Hazeyn
@Alidgr4
Dert tekamül yolculuğudur . Yürütür, büyütür, pişirir...
Hamd ve şükür Hamd, şükürden daha geneldir. Yani hamd, Allahu Teala'yı gerek verdiği nimetlerinden dolayı, gerek diğer bütün kemal sıfatlarından dolayı övmektir. Şükür ise, yalnız verdiği nimetler dolayısıyla övmek, minnettarlığını ifade etmek demektir.
Din
Reklam
Kul, muhakkak şu dört hâlden biri üzeredir: İtâat, masiyet, nimet, şiddet ve sıkıntı. Şayet itâat hâlinde ise bu ibâdete muvaffak kıldığı için Allâhü Teâlâ’yı zikretmeli ve ondan ibâdetinin kabûlünü istemelidir. Eğer masiyet hâlinde ise, bundan kurtarması için Allâhü Teâlâ’yı zikretmeli, ona duâ ve tevbe etmelidir. Eğer nimet hâlinde ise şükrederek Allâhü Teâlâ’yı zikretmelidir. Şiddet ve sıkıntı hâlinde ise sabır ile zikretmelidir. Allâhü Teâlâ’yı zikretmekte beş güzel haslet vardır: 1- Rızâ-i ilâhîyi celbeder. 2- İbâdet ve itâat etme şevkini ziyâdeleştirir. 3- Şeytandan korunmaya vesîle olur. 4- Kalbin yumuşamasına ve merhametli olmaya vesîle olur. 5- Günah ve isyandan men eder. (Tenbîhü’l-Gâfilîn) Allâhü Teâlâ (meâlen): “Ey îman edenler, Allâh’ı çokça zikrediniz.” (Ahzab Sûresi, âyet 41) buyurarak belli bir miktar olmaksızın zikrin çok yapılmasını emretmiştir. Yani, bütün hâllerde Allâh’ı zikretmelidir...
Din
Mezhep nedir: Mezheb, büyük din müctehidlerinin edille-i şer’iyyeden çıkardıkları meseleler ve hükümler topluluğudur. Peygamberimiz (s.a.v.) hayatta iken Müslümanlar her türlü meselelerini Peygamberimizden, ondan sonra ise Sahâbe-i Kirâm’ın büyüklerinden öğreniyorlardı. Mezheb imamları, dînî meseleleri Sahâbe-i Kirâm’dan ve tâbiînden öğrenmişler ve bunları bir araya toplamışlardır. Âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf ve icmâda bulunmayan hususlarda kıyas ve ictihad yoluyla hükümler çıkarmışlar ve böylece mezhepler meydana gelmiştir. İtikatta ve amelde hak mezheb; Ehl-i Sünnet ve Cemâat Mezhebi’dir. Bu da Peygamberimizin ve ashâbının îtikad (inanç) ve ameli üzere olanların mezhebidir. Ehl-i Sünnet ve Cemâat Mezhebi’nin itikatta imamları ikidir: İmam Ebû Mansûr Muhammed Mâtürîdî Hazretleri, H. 280 (M. 894) târihinde Türkistan’da, Semerkand şehrinin Mâtürid köyünde doğmuş ve H. 333 (M. 945) tarihinde Semerkand’da vefât etmiştir. İmam Ebü’l-Hasen Eş’arî Hazretleri, H. 260 (M. 873) tarihinde Basra’da doğmuş, H. 324 (M. 936) tarihinde Bağdat’ta vefat etmiştir. Ehl-i Sünnet ve Cemâat’in amelde hak mezhebi dörttür: 1- Hanefî Mezhebi: İmamı, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit Hazretleridir. Adı Nu’mân, babasının adı Sâbit’tir. H. 80 (M. 699) tarihinde Kûfe’de doğmuş, H.150 (M. 767) târihinde Bağdat’ta vefat etmiştir. 2- Mâlikî Mezhebi: İmamı, İmam Mâlik bin Enes Hazretleridir. H. 93 (M. 711) tarihinde Medîne-i Münevvere’de doğmuş ve H. 179 (M. 795) târihinde yine Medîne-i Münevvere’de vefat etmiştir. 3- Şâfiî Mezhebi: İmamı, İmam Muhammed bin İdrîs-i Şâfiî Hazretleridir. H. 150 (M. 767) tarihinde Gazze’de doğmuş, H. 204 (M. 820) tarihinde Mısır’da vefat etmiştir. 4- Hanbelî Mezhebi: İmamı, İmam Ahmed bin Hanbel Hazretleridir. H. 164 (M. 780) tarihinde Bağdat’ta
Din
BEYT: Sâdıkları tahkîr ile red kâide oldu Hırsızlara ikrâm u inâyet yeni çıktı.                     (Ziyâ Paşa (ö. 1880), Terkîb-i Bend) “Doğru sözlü, dürüst karakterli kişileri aşağılayarak reddetmek kâide oldu! Hırsızlara saygı gösterip, izzet ve ikrâm ile ağırlamak, iyilik yapmak yeni çıktı!”
Edebiyat
Müslümanların işlemeleri veya işlememeleri lazım gelen şeylere ef’âl-i mükellefîn denir. Ef’âl-i Mükellefîn; farz, vâcib, sünnet, müstehab, mübâh, haram, mekruh, müfsid olmak üzere sekiz kısma ayrılır. Bu sekiz kısımdan mübâha kadar olan kısımlara meşrûât (helâller) ve ondan sonraki kısımlara gayr-i meşrûât (helâl olmayanlar) denir. Bir fiili veya işi talep etmeye dâir hitaplara “emirler” ve o işi terke dâir hitaplara “nehiyler” denir. Farzın hükmü, yapıldığında sevaba nâil olmak, özürsüz bir şekilde terk edildiğinde ise günaha girmektir. Farzı inkâr eden ve hafife alan kimse küfre düşmüş olur dinden çıkar kâfir olur. Farz iki kısımdır: Biri “Farz-ı ayn” diğeri “Farz-ı kifâye”dir. Farz-ı ayn, her ferdin bizzat kendisinin yapması îcâb eden, insanların bir kısmının işlemeleri ile diğerlerinden mesûliyeti kalkmayandır: Abdest, beş vakit namaz ve Ramazan-ı Şerîf orucu gibi. Farz-ı kifâye, her bir ferdin bizzat ayrı ayrı değil, bir kısmının, bir emri yerine getirmesi ile diğerlerinden mesûliyet kalkandır. Hâfız-ı Kur’ân olmak, bir mecliste iken verilen selâmı almak gibi. Farz-ı kifâyenin sevabını yalnız onu işleyen alırken, hiç kimse yapmadığında ise günahını cemâatin tamamı alır. Bir ibâdetin rükünleri ve şartları demek olan farzlarından biri, bilerek veya hatâ ile terk edilirse o ibâdet sahih olmaz. Bilerek terk eden kimse günaha girer. Vâcibin hükmü de amelen farz gibidir. Yani işleyene sevap ve özürsüz bir şekilde terk edene günah verilmesidir: Kurban kesmek, vitir ve bayram namazları kılmak ve fakir olan yakın akrabasına bakmak gibi. İtikad cihetinden farz gibi değildir, inkâr eden kimse küfre nisbet edilmez. (Lâkin inkâr edilmesi bid’attir ve masiyettir gunahkar olur..) Bir ibâdetin vâciplerinden birini bilerek terk etmek tahrîmen mekruhtur, farkında
Din
Reklam