Atalarımızın çevresel şartlarında hikâye anlatımının adaptif değeri ne “Erken kalkan, yol alır” gibi boş öğütler çıkarsayıp uygulamaktan ne de babamı öldürüp bilmeden annemle evlenmeyeyim diye yol verme kavgalarından kaçınmak için kılavuzluk etmesinden gelir. Uyumluluk insan zihninin bireysel, somut durumlardan oluşan bir deneyim hafızası inşa etmesinden kaynaklanır. Bu hafızada sadece bireylerin gerçekten yaşadığı ve anlamı apaçık ortada olan deneyimler değil üst üste birikerek dedikodu, mitoloji, teknik usuller ve kıssalar gibi hikâyeleme geleneklerini oluşturan anlatılarda, yani bir avcı-toplayıcı topluluğunun töresel bilgisinde bulunur.
Eğer bir gün bir kimyager bir dağın tepesine tırmanmaktan alacağımız zevki gerçekten tırmanma zahmetine katlanmadan bize verebilecek bir hap icat edecek olursa sanırım birçok insan bu farmakolojik kestirmeyi cazip bulacaktır. Ama gerçekten tırmanmış olarak bir dağın zirvesinde durmanın verebileceği hisle bu hapı almanın yaşatacağı his arasında özünde bir bağlantı olmayacaktır.
Çikolatayı neden seviyorum? Kısmen tatlı ve yağlı olduğu için. Tatlıyı ve yağı neden seviyorum? Bu sorunun içe bakışla ulaşılabilecek açık bir cevabı yoktur: Ne kadar düşünürseniz düşünün, tek başına vicdan muhasebesi veya kendi kendini tahlil etmek neden tatlı ve yağ sevdiğinizi asla söyleyemez.