"- Ee nasıl bir insansınız? Ya da daha iyisi öykünüzü anlatarak başlayın.
- Öykü mü? -diye bağırdım irkilerek.- Öykü ha!! İyi de bir öyküm olduğunu kim söyledi size? Benim bir öyküm falan yok ..
- Öykünüz yoksa nasıl yaşıyorsunuz? -diye sözümü kesti gülerek.
- Ama gerçekten öyküm yalan yok! Hani derler ya kendi kendime, yani tamamen bir başıma-yanlız, yapayanlız yaşıyordum; yanlız ne demen anlıyormusunuz?
- İyi de ne demek yanlız? Yani kimseyi görmüyor musunuz?
-Hayır, hayır, birini görmekse görüyorum, ama yinede yanlızım."
Gökyüzü öyle yıldızlı, öyle berraktı ki, onu gören kendine sormadan edemezdi: Nasıl oluyor da böyle bir göğün altında türlü türlü suratsız, kaprisli insan yaşayabiliyor?
"Acı çekmek ne demekmiş asıl şimdi anlıyordum. Acı çekmek bayılana dek dayak yemek değildi. Ayaktaki cam kesiğine eczanede dikiş attırmak değildi. Asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılara boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi. Kolları, başı hep dermansız bırakan, yastıkta öbür yana dönme isteğini bile söndüren bir şey."