- Evet, asıl fenası, diyordu?
- Şu, emniyetsizlik. Hayat bir türlü yoluna giremiyor. Ve giremiyecek de. Biz geçen harpten evvelki zamanı tanımadık. Çocuktuk. Fakat insan kitapta okuyunca şaşırıyor. O ne emniyet ve istikrardı. Para, iş, düşünme şekli, cemiyet içindeki mücadeleler, hepsi, evvelden döşenmiş yollarda yürür gibiydi. Halbuki şimdi, her şey alt üst. Hudutlar bile bir gün, bir saat içinde değişiyor. Hadiseler ve asabımız bir anda sıfırdan yüze yükselebiliyor. Evet, belki bir çare bulurlar. Fakat işleri halletmez. Çünkü emniyetsizlik, korku, politika adamlarını şaşırttı. Verilmiş bir yığın söz, iflas eden ümitler, sinirleri bozdu.
Orhan aynı dalgınlıkla:
- Evet, bu harp çıkarsa, artık geçen harp gibi kazaen çıkmayacak!
- Geçen harp de kazaen çıkmadı. Hatta Poincare istediği için çıktı , diyenler bile var! Fakat ne olsa, yine bütün dünyayı gafil avlamıştı. Herkes birbirinden korkuyor, herkes birbirine karşı az çok silahlanıyordu. Fakat halk, böyle bir şeye imkan vermiyordu. "Olamaz... diyorlardı. Bu medeniyet asrında bu kadar toptan ölüme karar verilemez." Fakat şimdi... dünya bir iç harbinde. Fikirler birbiriyle kavga ediyor. Fikirler sokağa düştü.
- Ama, o küçük bir zümre, değil mi?
- Değil! Çünkü bu her an devam eden buhranlar, öbürlerini, daha sakinlerini, sadece hayatlarını yaşamak isteyenleri de bıktırdı. Onun için harp muhakkak gibi.
Orhan, deminden beri, yeni açtığı kimya laboratuvarının kapısına el kadar bir kilit asmakla meşguldü. Onu bitirdikten sonra:
- Bir küçük liman için değer mi?
- Elbette değmez... Fakat bir liman meselesi değil ki... Arkasından ne geleceği belli değil! Sonra, orta yerde, hakikaten bir Nazi meselesi, bir tagallüp, bir tasallut var! Bu herif insanlığa musallat.
- Mümtaz, hakikaten insanlığa inanmıyor musun?
Mümtaz, Orhan'a