Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar romanı, benim için sadece bir kitap değil, zihnimin içinde yankılanan devasa bir tiyatro sahnesi gibi. Atay, bu eseriyle Türk edebiyatında adeta bir deprem yaratıyor.
Kitabı okurken Oğuz Atay’ın dehasına hayran kalmamak elde değil; ironiyi, acıyı ve oyun kavramını öyle bir harmanlıyor ki, Hikmet Benol’un o karmaşık zihninde kaybolurken aslında kendi "oyunlarımla" yüzleşiyorum. Atay, toplumun dayattığı kalıplara sığamayan insanın trajedisini, edebi bir şölene dönüştürüyor.
Kitabı okuma sürecimde bana en büyük itici gücü veren ve bu atmosferi daha çok sevmemi sağlayan unsur ise kesinlikle Poyraz Karayel dizisi oldu. Dizide Poyraz’ın Albayım ile olan dertleşmeleri, kitaba dair yaptığı o tutkulu atıflar ve ruh halindeki "tutunamayan" esintiler, bendeki Oğuz Atay sevgisini iyice pekiştirdi. Poyraz’ın karakterinde Hikmet Benol’dan izler bulmak, kitaptaki o ağır ve yoğun havaya daha hızlı ısınmamı sağladı. Dizinin o hüzünlü ama mizahi tonu, Tehlikeli Oyunlar'ın ruhunu anlamam için harika bir köprü kurdu; adeta kitaptaki o derin yalnızlığı somut bir dostluğa dönüştürdü.
Poyraz Karayel, Oğuz Atay’ın o tutunamayan ruhunu televizyon ekranına en iyi taşıyan işlerden biriydi. Poyraz’ın her cümlesi sanki Hikmet Benol’un bir üst kat komşusuymuş gibi dökülürdü ağzından.
"İnsan sevilmeyi bekliyor albayım, sevilmeyi beklerken de hep yanlış insanlara çarpıyor. Sonra da 'niye canım yanıyor' diye soruyor kendine. Canın yanacak tabii, çarptığın yer taş albayım, taş!"