Demian insanın yalnızca bir hikâyeyi değil, kendi içindeki bölünmüşlüğü de okumaya başladığı kitaplardan biri gibi geldi bana. Çünkü kitap boyunca Sinclair’in yaşadığı şey aslında yalnızca büyümek değil; kendine yaklaşırken kendinden korkmayı öğrenmek. Ve Hesse bunu çok erken bir yerden, çocukluk üzerinden kuruyor. Zaten kitabın en güçlü yanlarından biri de burada başlıyor. Sinclair daha en başta, “Bunu anlatabilmem için atalarıma gitmem lazım.” der gibi bir kapı açıyor. Çünkü insanı yalnızca bugünü oluşturmuyor; onu yetiştiren insanların korkuları, inançları, bastırılmış tarafları da şekillendiriyor.
Kitap boyunca hissedilen en güçlü duygulardan biri, insanın kendi içindeki iyilik ve kötülük arasında sıkışması. Ama Hesse bunu klasik bir “iyi insan-kötü insan” çatışması gibi vermiyor. Daha çok insanın içinde bastırdığı taraflarla yüzleşmesi üzerinden ilerliyor. Zaten Sinclair’in yaşadığı sancı da burada başlıyor. Başkalarına benzememek, yaşıtlarının hissettiği şeyleri hissedememek, bazen kendini üstün görmek ama aynı anda korkunç bir yalnızlık yaşamak… Özellikle şu kısım kitabın ruhunu çok güçlü veriyor:
“Kendimi zaman zaman başkalarıyla kıyasladığımda, çoğu kez gurur ve kibir duygusuna kapılıyordum ama bir o kadar da cesaretim kırılıyor, bezgin düşüyordum.”
Bu aslında birçok insanın içinden geçtiği ama kolay kolay itiraf edemediği bir duygu. Kendini farklı hissetmekle, dışarıda kalmış hissetmek arasındaki ince çizgi. Ve Hesse bunu fazlasıyla gerçek hissettiriyor.
Bir diğer güçlü taraf ise kitabın inanç meselesine yaklaşımı. Körü körüne inanmak mı, yoksa sorgulayarak inanmak mı? Kitap bunu doğrudan cevaplamıyor ama sürekli karakterlerin zihninin içine bırakıyor. Özellikle kendi içinde gelgit yaşayan, inançla akıl arasında sıkışan insanların bu kitapta kendinden
DemianHermann Hesse · Can Yayınları · 20216,5bin okunma
Bir Son DuygusuJulian Barnes’a Booker ödülü kazandırdı. Ve bazen ödül kazanan kitaplarda insan ister istemez “Ya bu mu kazandı gerçekten?” diyebiliyor. Ama bu kitap bence kesinlikle fazlasını hak ediyor.
Anlatıcımız Tony bize kendi hayatını anlatıyor. Tabii burada bir de hafızasının güvenilmezliği var. Zaten kitap tam da burada insanın içine işlemeye başlıyor. Çünkü Tony hikâyeyi anlatırken ister istemez kendinizi de düşünmeye başlıyorsunuz. Kendi hayatınızı. Sonradan eklediğiniz kurguları. Zamanın iyileştirici olmasını beklerken bazen tam tersine insanı suçlayan bir şeye dönüşmesini. Çok geç kalmış fark edişleri. İnsan yaş aldıkça hikâyesini düzeltecek tanıkların azalmasını. Ve gerçek hayatla, kendimize anlattığımız hayat arasındaki o farkı.
Çünkü bazen hayat gerçekten yaşadığımız şey olmuyor. Hayatımız hakkında kendimize anlata anlata inandığımız bir hikâyeye dönüşüyor.
İşte bu kitap tam olarak hafıza, pişmanlık ve insanın kendini kandırması üzerine kurulmuş bir hikâye. Ama Julian Barnes bunu öyle dramatik sahnelerle, bağırıp çağıran karakterlerle yapmıyor. Tam tersine, Tony yıllar sonra kendi hafızasının karşısına oturup kendini sorgulamaya başlıyor. Ve bir noktadan sonra siz de sorgulamaya başlıyorsunuz.
İnsan gerçekten geçmişini mi hatırlıyor? Yoksa yıllarca anlata anlata inandığı versiyonu mu?
Bir de kitapta çok sevdiğim şeylerden biri şu oldu: O dönem çok önemsiz gibi görünen bazı olaylar, yıllar sonra yeniden düşünülünce bambaşka yerlere çıkabiliyor. Çünkü insan kendi hikâyesini bile sürekli düzeltiyor aslında. Ve zamanın gerçeği ortaya çıkaracağını düşünürken bir bakıyorsunuz zaman size karşı işlemeye başlamış. Gerçeği değil, sizi açığa çıkarıyor.
Kitabı okurken belli bir yerden sonra ben sürekli şunu sordum: “Tamam ama hikâye ne?”
Ama ilginç olan şu:
Bir Son DuygusuJulian Barnes · Ayrıntı Yayınları · 20213,541 okunma