Bazen kendi sesini dinlerken yakalıyordu kendini. S. 116
Kendimizi veremeyiz, diyordu ses: biz ancak kendimizin olabiliriz. S. 117
İlişkilerini kesme konusunda anlaşmaya vardılar: her bağ bir acı bağı haline gelir, diyordu. S. 117
DublinlilerJames Joyce
James Joyce’un öykülerinde kullandığı temel fikirlerden biri paralizi kavramıdır. Dublinliler kitabında bu kavram, neredeyse bütün öykülerin gizli omurgasını oluşturur ve bu yapıyı küçük epifaniler destekler.
Ama burada söz konusu olan şey bedensel bir felç değil. Joyce’un kastettiği ruhsal ve toplumsal bir felç.
Şöyle düşünmeden edemedim okurken: Bir insan yürüyebilir, konuşabilir, işe gidebilir… Ama hayatında hiçbir şeyi gerçekten değiştiremez. Karar veremez, risk alamaz, hayalini gerçekleştiremez. İçinde bir hareket isteği vardır ama sanki görünmez bir şey onu olduğu yere çiviler. Joyce’un “paralizi” dediği tam olarak bu.
Bu felcin birkaç yüzü var:
Toplumsal paralizi.
İnsanlar geleneklerin, dinin, ailenin içinde sıkışıp kalıyor. Başka bir hayat mümkün ama kimse o adımı atmıyor.
Ruhsal paralizi.
Ne istediğini biliyorsun ama harekete geçemiyorsun. Düşünce var, irade yok.
Ahlaki paralizi.
Yanlış bir hayat yaşadığını hissediyorsun ama değiştirmek yerine alışıyorsun.
Joyce’un karakterleri en acı noktada şunu fark ediyor:
Hayat aslında dönmüyor, tekrar ediyor. Aynı günler, aynı alışkanlıklar, aynı küçük kırılmalar… Yıllar geçiyor ama insan yerinde sayıyor.
Bunu okurken aklıma hep şu geldi: Sanki bir insanın hayatı donmuş da, sadece günler akıyormuş gibi.
En çarpıcı tarafı ise şu:
Onlar bunun farkında. Ama bu farkındalık hiçbir şeyi değiştirmiyor.
Yani burada anlatılan “paralizi”, sadece hareketsizlik değil; insanın kendi hayatında yavaş yavaş silinmesi.
Öyküler öyle seni alıp sürüklemez. Hatta yer yer bilinçli olarak mesafe koyar. Ama tam da bu yüzden, anlattığı o donmuşluğu sana hissettirir. Okurken sadece okumazsın; o sıkışmışlığın içinde kalırsın.
Bu kitap sana bir hikâye anlatmaz, seni kendi hayatınla yüzleştirir. Ve asıl rahatsız edici olan da bu. Hem de çok...
HELMER: Pekâlâ. Ama şimdi söyle bakalım, benim küçük müsrif kadınım kendisi için ne istiyor?
NORA: Ben mi? Ah, kesinlikle hiçbir şey istemiyorum.
HELMER: Tabii ki istiyorsun! Bana beğenebileceğin makul bir şey söyle.
NORA: Yani gerçekten bilmiyorum. Ama eğer, Torvald…
HELMER: Evet?
NORA: (Torvald’a hiç bakmadan, onun ceketinin düğmeleriyle oynar.) Eğer bana gerçekten bir şey vermek istiyorsan, şey alabilirsin… Şey…
HELMER: Hadi söyle!
NORA: (bir çırpıda) Bana para verebilirsin, Torvald. Ne kadar ayırabilirsen. Ben de sonra gider, o parayla bir şeyler alırım.
HELMER: Ama Nora…
NORA: Ah, Torvaldcığım! Lütfen, lütfen! Parayı güzel bir hediye paketi yapıp Noel ağacına asarım. Harika olmaz mı?
HELMER: Parayı sürekli çarçur eden küçük kuşlara ne denirdi?